• persembe@persembe.com

Tarihte Bugün Ocak 2020

31 Ocak

2018: İngiliz yasa yapıcılar $5 milyar maliyetle 6 yıl sürecek tamirata yol açmak için Parlemento binasından taşınma yönünde oy kullandılar.

Westminster Sarayı olarak anılan Parlemento binası avam kamarası ve lordlar kamarasına ev sahipliği yapıyor ve merkez Londra’nın Westminster semtinde, Thames ırmağının kuzey kıyısında yükseliyor. Sahibi kraliçe. Bin yıldır orada (1016’da yapıldı) ve başta kraliyetin meskeniydi. Meclis de 13. yüzyıldan itibaren orada toplanmaya başladı. 1512’de yandı, sonra 1843’de daha beter yandı. Tamiri 30 yıl aldı. Aslında tamirat hiç bitmedi, çünkü 1941’de de bombalandı.

4 katı, 1.100 odası, 100 merdiveni, 4,8 km.’lik koridorları ve 3 kulesi var (birinde Big Ben oturuyor). Thames’e bakan yüzü 300 m. uzunluğunda, 112.476 m2 alanı kaplıyor. Bu kadar alan var ama 650 milletvekili 427 koltuklu avam kamarasında sıkış tıkış oturmaktan hâlâ kurtulamadı. Farelerden de hâlâ kurtulamadılar, kurtulmak için yılda £100 bin harcıyorlar.

Avam kamarasında masanın üstünde 1,5 metre uzunluğunda gümüş süslü bir asa var. Kraliyet otoritesini sembolize ediyor. O yoksa, parlementonun da gücü yok. Vekiller onsuz oylama yapıp yasa yapamazlar. Oylamaya “bölünme” deniliyor, çünkü meclis ikiye bölünüyor ve evet (aye) veya hayır (no) diye oy veriyor. Lordlar kamarasında ise “memnunum” veya “memnun değilim” diye oy veriliyor.

Parlementoyu her yıl Kasım ayında (veya genel seçimlerden sonra) kraliçe gelip açıyor, yoksa orada işi yok. Hatta gelince ancak Lordlar Kamarası’ndaki tahta kadar ilerlemesine izin var. Aksi takdirde parlementonun demokratik sürecine müdahele ettiği düşünülüyor.

Kamaralarda bağırıp çağırıyorlar, alay ediyorlar, taşlama yapıyorlar, gülüyorlar, oturup kalkıyorlar ama yumruklaşmıyorlar.

30 Ocak

1647: İskoç Presbiteryenleri ellerinde tutsak bulunan İngiltere, İskoçya ve İrlanda kralı I. Charles’i 9 ay süren müzakerelerden sonra İngiliz Parlemento’suna £100,000’e sattılar (bugünün £13 milyonu).

25 yaşında (1625) tahta çıkan I. Charles, 1649 yılında idam edilene dek hüküm sürdü. Stuartlar sülâlesindendi ama İskoçya kralı olan babasına İngiltere tahtı da geçince İngiltere’ye taşındı. 9 ay İspanya’da kalıp Habsburg hanedanının prensesi Maria Anna’yla evlenmeye çalıştı ama beceremeyince Fransa’nın Bourbon prensesi Henrietta Maria ile evlendi.

Hep parlementoyla dalaştı, çünkü mutlak güç istiyordu. Savaşlardan vergilere, her türlü konuda kendi bildiğini okuyup milletin kafasının tasını attırdı. Bir Katolikle evli olması ve İngiliz kilisesini desteklemesi de yenilikçilerin, puritanların, İskoçların ve protestanların kafasını bozdu.

İskoçya ve İngiltere parlementosunun ordularıyla savaştığı iç savaşı kaybedip İskoçlara teslim oldu. İskoçlar 9 ay boyunca İngiliz parlementosuyla müzakere yaptılar ve sonunda £100,000 ve daha sonra biraz daha ödeme karşılığında kralı İngilizlere sattılar. Bir yıl sonra kaçıp yine İskoçlarla anlaşma yaptı. Anaşmaya göre,  İngiltere’de de prebiteryenizmin serbest bırakılması karşılığında İskoçlar İngiltere’ye saldırıp fethedeceklerdi. Olmadı, çıkan ikinci iç savaşta yenildiler ve kral yargılanmaya başladı.

Yargı sırasında bile hiç bükülmedi, hep kralın mutlak güce sahip olduğunu savundu. Bu inat da onu idam sehpasına götürdü. Vatana ihanet, cinayet, yağmacılık, yakıp yıkma ve ganimetçilikten suçlu bulundu. Hırsları yüzünden 300 bin kişi ölmüştü (ülke nüfusunun %6’sı). Kafası uçurulduğunda 49 yaşındaydı. İdam edilen tek İngiltere kralı o.

29 Ocak

2019: Norveç hükümeti ülkenin en güneyindeki Kristiansand ile kuzeydeki Trondheim arasındaki (814 km.) ulaşım süresini yarıya indirecek mega projesini açıkladı.

5,3 milyonluk nüfusun üçte birinin yaşadığı Norveç’in batı sahilini ören 1.190 fiyort müthiş manzaralı ama iki kent arasındaki E39 otobanında seyahat edenlerin hayatını törpülüyor. 7 kez arabalarını durdurup feribotlara inip binmek zorunda olan sürücüler için seyahat 21 saat sürüyor (saatte 39 km.).

Bu yakında değişecek. Norveç Kamu Yolları İdaresi (NPRA) feribotları kaldırıp yeni köprü ve konvansiyonel tünellerin yanı sıra dünyanın ilk yüzen tünellerini inşa edecek $40 milyarlık projesini açıkladı.

Fiyortların derinliği çoğu zaman 1.000 metreyi geçiyor, bu da denizin dibine o bildiğimiz konvansiyonel tüneller yapmayı güçleştiriyor. NPRA’nın projesi denizin dibine değil, 250 metre aralıklarla yüzecek olan dubalara iliştirilecek ve deniz seviyesinin 30 metre altında yüzecek olan iki tübü (her biri bir yöne) içeriyor. Bu şekilde gemiler de sorunsuz bir şekilde yollarına devam edebilecekler.

Projede dünyanın en derin ve en uzun konvansiyonel tüneli de var (yerin 392 metre dibinde ve 27 km. uzunluğunda) ve tamamlanması için 2050 hedefleniyor. Amaç sadece ulaşım süresini azaltmak değil, aynı zamanda turizm ve ihracat potansiyelini de patlatmak. Norveç’ten ihraç edilen ürünlerin yarısı bu bölgeden geliyor.

Bu yüzer tünel belki dünyada bir ilk olacak ama kesinlikle son değil, çünkü İtalya ve Çin yetkilileri de benzer plânlarını açıkladılar.

28 Ocak

1958: Lego o meşhur kalıplarının patentini aldı. O gün yapılan bir kalıp bugünküyle hâlâ uyumlu. Şirket aslında 1932 yılında üretime başladı. Bildiğimiz o birbirine kenetlenen kalıplar ise 1949’dan beri var.

Lego Danimarkalı marangoz Ole Kirk Christiansen’in atölyesinde hayata geçti. Lego sözcüğü Danimarkaca “iyi oyna” anlamına gelen leg godt sözcüklerinin harflerinden oluşuyor. Aslında o kalıpları Ole Kirk keşfetmedi. Keşfeden İngiliz Hilary Fisher Page idi ama Lego’nun keşfini ”ödünç” aldığını keşfedemeden öldü. Şirketinin ismi Kiddicraft idi. Lego sonunda (1981) Kiddicraft’tan üretim hakkını satın aldı. 2002’de de aynı kalıpları üreten Çinli ”Coko”yu mahkemeye verip kazandı. Coko hem faaliyeti durdurdu hem de resmi olarak özür diledi.

Bugün dünyada satılan oyuncakçılar arasında Çin’de üretmeyen seyrek üreticilerden biri Lego. Fabrikaları Danimarka, Macaristan ve Çek Cumhuriyeti’nde. 6 tane de eğlence parkı var (Legoland). Daha çok video oyunlar üreten Japon devi Namco Bandai’den sonra dünyanın en büyük ikinci oyuncakçısı (3. Hasbro, 4. Mattel). 17 bin kişi çalıştırıyor, yılda $5,7 milyarlık satış yapıyor, $1,25 milyar kâr ediyor.

Bugün saniyede 7 lego seti satılıyor (siz bu yazıyı okurken düzinelercesi satılmış olacak). Lego aynı zamanda dünyanın en büyük otomobil lastiği üreticisi (ama mini). Yılda 400 milyon lastik satıyor. Dünyada 400 milyar lego parçası var (adam başı 50 tane). Yan yana dizseniz aya 5 defa gider gelirsiniz.

60 ayrı renkte 3.500 farklı lego parçası var ama üretilen her 1 milyon parçadan sadece 18’i kalite kontrolünden geçemiyor. Herhalde bu kaliteden olacaktır ki, çocuklar yılda 5 milyar saati legolayla oynamaya ayırıyorlar.

27 Ocak

1920: Fransız bankası Société Générale yaptığı kural dışı işlemlerle bankaya $7,21 milyar kaybettiren Jérôme Kerviel’in banka bilgisayarlarına izinsiz girmek gibi birçok sahtekârlık yaptığını açıkladı.

1977 doğumlu Kerviel’in annesi berber, babası da demirciydi. Finansal piyasaların yapısı ve kontrolü üzerine master yaptı. 23 yaşında Société Générale’in orta ofisinin uyum departmanında işe başladı (çok iyi uymuş). Beş yıl sonra fon, swap, endeks vadelileri işlemleri yapmak üzere terfi edildi. Okulda da işte de vasat birisiydi. Ertesi yıl (2006) €74 bin maaşının üzerine €60 bin teşvik primi aldı (bu o seviyedeki işlemciler için vasat bir rakam). Her şeyi berbat etmeseydi, 2007 performansından €300 bin teşvik primi alacaktı.

Berbat etti ama. Sadece kendisinin değil bankanın da limitlerinin çok üzerinde pozisyona girdi ($73,5 milyar – bu bankanın piyasa değerinin bile çok üstünde). Bunları saklamak için fiktif ters işlemler yaptı. 2006’dan beri yaptığı bu işlemlerin frekansı ve büyüklüğü gittikçe arttı. Yakalanmamak için bir sürü zararlı işlem de yaratmak zorunda kaldı.

Banka 2008 başında uyandı ve Kerviel’in gizli işlemlerinin yarattığı €1,4 milyarlık kârlı işlemi 21-24 Ocak arasında kapattı ama akabinde endeksler düşüşe geçti ve bu pozisyonlardan €4,9 milyar ($7,21 milyon) zarar etti. Kerviel kendisine bir kuruş yapamadan 26 Ocak’ta tutuklandı. 48 saat içeride kalıp tutuksuz yargılanmaya başladı.

Ekim 2010’da 5 yıl hapse ve €4,9 milyar zararı ödemeye mahkum oldu ve ömür boyu finansal piyasalardan mahrum edildi (bu sembolik bir rakamdı ve kimse ödeme yapmasını beklemiyordu). Sonra ceza 3 yıla indi. 5 aydan az yatıp 2014’te serbest kaldı. 2016’da da o sembolik ödeme cezası €1 milyona çekildi. Çıkınca bankayı yasa dışı işten çıkarıldığı için dava etti, önce kazandı, sonra temyizde kaybetti.

Adalet böyle işte, sünme peynir gibi (bu arada bütün bu süreçte bankanın da sütten çıkmış ak kaşık olduğunu düşünmeyin).

26 Ocak

1920: İtalyan ressam ve heykeltraş Modigliani’nin hayat arkadaşı Jeanne Hébuterne, Modigliani’nin cenazesinden bir gün sonra karnındaki 8 aylık bebekle 5. kattan atlayıp intihar etti.

Amedeo Modigliani, İtalya’nın Livorno kentinde zulümden kaçıp gelen musevi bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Son derece kültürlü, birçok dil bilip, okuyup yazan bir aileydi ve elbette para işi yapıyorlardı. İşler iyi gitmedi ve dara düştüler. Öyle ki, Amedeo’nun doğumu onları tam sefaletten kurtardı. Alacaklılar kapıya yığıldığında bütün varlıklarını yeni doğurmuş annenin yatağına istifleyerek tam iflâstan kurtuldular, çünkü yasa oraya dokunulmasını yasaklıyordu.

Amedeo sonra Paris’e gidip Picasso’lar, Renoir’ler, Brancusi’ler, Cocteau’lar, Gris’ler ile dirsek çürütüp bildiğimiz Modiglinai oldu ama alkol ve uyuşturucunun pençesine düştü. Hep sefalet içinde yaşadı. Heykellerini çalınmış taşlarla yaptı. Tablolarını bir yemek karşılığında sattı. Tek bir sergi açabildi, o da dakikalar sonra müstehcen diye polis tarafından basılıp kapatıldı. 35 yaşında verem ve menenjitten beş parasız öldü.

Ölmeden 3 yıl önce tanıştığı sevgilisi Jeanne Hébuterne’den bir kızı oldu ama hayat tarzı yüzünden aile reddettiği için hiçbir zaman evlenemedi. Jeanne sonra ikinci çocuğa hamile kaldı. Kızcağız acıya dayanamayıp cenazeden bir gün sonra ailesinin evinden kendini karnındaki bebekle aşağı atıp onun yanına gitti.

Bugün dünyanın en pahalı 100 tablosunun dördü onun. “Yatan Çıplak” 4. sırada (2015’te $170 milyona satıldı). Başka bir çıplağı 2018’de $157 milyona gitti (17.). Bir çıplak daha 2012’de $118 milyona alıcı buldu (25.). 73üncü olan “Romalı Güzel”i Halit Cıngıllıoğlu 2010’da $69 milyona sattı. Dünyanın en pahalı altıncı heykeli (“Baş”) da onun (2010: $59,5 milyon).

25 Ocak

1998: İtalyan fidyeciler kaçırdıkları trilyoner sanayici Giuseppe Soffiantini’nin bir kulağıyla birlikte yazdığı yakarış notunu bir TV kanalına göndererek istedikleri parayı $6 milyona düşürdüler.

Yılda $50 milyon ciro yapan bir tektsil işinin sahibi Soffiantini (62) 6 ay önce Brescia’daki malikânesinde Pavarotti izlerken kaçırıldı. İtalya’da 1969-1998 arasında 670 zengin kaçırıldı (bunların 14’ü Brescia’dan). Fidyecilerin cesaretini kırmak için fidye vermeyi yasaklayan ve kaçırılan kişinin tüm varlıklarını donduran bir yasa çıkarıldı ve 1991’e kadar 631 olan vaka sayısı dramatik bir şekilde azaldı ama hem kaçırılanın ailesi hem de kamuoyu bu yasayı hiç sevmedi.

Soffiantini’ni kardeşleri gizlice bir polis memurunu ayartıp (akraba kılığında) fidyeyi göndermeye çalıştılar (Kasım 1997) ama fidyeciler durumu çakıp randevu yerinde adamı vurup öldürdüler. Kardeşler daha sonra bir kez daha denediler. Güya para fidyecilerin göndereceği notta belirtilen yere bırakılacaktı ama müthiş İtalyan PTT’si notu randevu tarihinden 3 gün sonra kardeşlere ulaştırdı.

Bir süre sonra TV kanalına ikinci kulak da gönderilince savcı yasayı deldi ve fidyecilere $2,3 milyon ödenip, Soffiantini korkunç koşullarda 237 gün tutsak kaldıktan sonra Floransa’da bir yol kenarına bırakıldı (9 Şubat 1998). Kısa bir süre sonra fidyecilerden beşi yakalanıp içeri atıldı ama elebaşları hiçbir zaman bulunamadı.

Elebaşı azılı Sardinyalı suç makinesi Attilio Cubeddu idi. 1984 yılında 30 yıl yemişti. 1997’de tüydü ve adam kaçırmaya devam etti. Bir daha da bulunamadı. Ya hâlâ gizleniyor, ya öldü, ya da Soffiantini ailesinden aldığı parayı paylaşmadığı için diğerleri tarafından öldürüldü. Hayatının 237 günü tutsak geçen Soffiantini ise 2018’de ecelinden öldü.

24 Ocak

1966: Yahudi kökenli Rus işadamı, Chelsea futbol klübünün sahibi, $12,9 milyar servetiyle İsrail’in birinci, Rusya’nın on birinci, dünyanın 120. en zengin kişisi Roman Abramoviç doğdu.

Ailenin kökü Litvanya ama Roman 4 yaşına geldiğinde anne ve babayı kaybetmişti bile ve akrabalarıyla büyüdü. İşportacılık, çıraklık, evden oyuncak ördek ve bebek satma derken perestroikanın getirdiği özelleştirme rüzgârında yürüm kulum olup hem talihi hem zekâsı ile petrolden aluminyuma, gıdadan teknolojiye birçok işe girip çıkıp, sayısız şirket kurup kapatarak futbol takımı alabilecek, yatları uçakları olacak, Yeltsin’in kankası olup Kremlin’in içinde apartmanı olabilecek hale geldi (ona orda “Mr. A” diyorlar).

Elbette bu ortamda ve  seviyede olunca yelpazenin bir tarafında ders kitaplarında okutulacak iş başarıları, diğer tarafında rüşvetler, karanlık işler, abidik gubidikler oluyor. Sütten çıkmış ak kaşık değil ama Çukotka valisi olduğu 2 dönemde bölgeye kendi cebinden $2,5 milyar akıtıp kalkındırdı. Boşandığı ve toplamda 7 çocuk yaptığı 3 karısı da kalkındı tabi. Üçüncüsü zaten kalkınmıştı. Rus oligark Jukova’nın kızıydı, Abramoviç’le boşandıktan sonra da Yunan milyarder Niarkos’la evlendi. Boşa atmıyor.

Chelsea’nin sahibi olmasına rağmen 2018 yılında Rus ajanların zehirlenme olaylarının ortasında İngiltere oturma iznini geciktirince hakkını kullanıp İsrail vatandaşı oldu. Şimdi İsrail vatandaşı olarak İngiltere’ye vizesiz girip çıkabiliyor (ama Chelsea’ye £500 milyonluk yeni stadyum yapmaktan vazgeçti). Para aklama ve vergi kaçakçılığı şüphelerinden İsviçre’ye yaptığı oturma izni başvurusu da reddolundu.

Olsun. $300 milyona aldığı Boeing 767’siyle gidip $400 milyona yaptırdığı 162,5 metrelik yatı Eclipse’de oturabilir. Zaten Manhattan’ın en lüks mahallesinde $74 milyona alıp birleştirmek için $100 milyon harcadığı 4 dairesinin alanı 1.800m2. Yaşayacak yer mi yok.

23 Ocak

2018: Her yıl düzenlenen Kral Abdülaziz Deve Festivali’nde yapılan deve güzellik yarışmasına katılan 12 deve dudaklarına botoks enjekte edildiği için diskalifiye oldu.

Deve Suudi kültürünün ayrılmaz bir parçası, yaşam savaşlarında önemli bir yer tutuyor. Öyle ki, Arapçada develer için kullanılan yüzün üzerinde sözcük var. Festival de bu kültür mirasını yaşatmak için her yıl düzenleniyor. Güzellik yarışmasından deve yarışlarına, konserlerden alışveriş fuarlarına, safarilere kadar birçok faaliyet var festivalde. Müthiş ödüller var. Çeşitli kategorilerde $80 milyon ödül dağıtılıyor.

Bunun $32 milyonu deve güzellik yarışması kategorlierine gidiyor. Onun için de rekabet kıyasıya. Her ne kadar son derece sıkı kurallar olsa da, paranın cazibesine kapılan deve sahipleri ödüllere hak kazanmak için binbir türlü dalavereye başvuruyor. Burnu büyük, boyu ve boynu uzun, rengi berrak, yürüyüşü şık, kulakları ince, dudakları sarkık ve şişik develer revaçta. Onun için de botoks çoğu deve sahibinin jüriyi yutturmak için başvurduğu en yaygın yöntemlerden biri. Bir ay süren festivale 30 binin üzerinde deve katılıyor, kazanmak kolay değil.

Henüz hörgüçlere silikon vakası olmadı.

22 Ocak

1908: New York’lu Katie Mulcahey 1 gün önce çıkarılan Sullivan Yasası’na uymayıp sokakta sigara içtiği için tutuklanıp $5 (bugünün $140’ı) ceza yedi.

O zamanlar sigara içmek çok modaydı ama kadınların halka açık yerlerde içmeleri pek hoş karşılanmıyordu (erkekler püfür püfür). Kadınlar sadece bu çift standarttan değil diğer bir sürü ayrımcılıktan şikayetçiydi ve eşit haklar için seslerini çıkarmaya başlamışlardı.

Bu da orta yerde sigara içen kadınları şırfıntı olarak gören belediye meclisi üyesi Sullivan’ı kızdırıyordu. Zaten kadınların tüttürmesini günah olarak gören Hristiyan lobiciler sırtındaydı. Dindar kadınlar bile ona baskı yapıyordu. Dayanamadı, gidip yasayı çıkararak kadınların açık yerlerde, lokantalarda, otellerde sigara içmesini yasakladı. Yasaya da naçizane kendi ismini koydu.

Ertesi gün Katie güney Manhattan’ın bir sokağında tüttürürken karşısına bir polis memuru çıktı. “Madam, ne yapıyorsunuz, Bay Sullivan ne der?” diye uyardı. Katie şaşırdı, böyle bir yasanın varlığından haberi yoktu, tutuklandı. Sullivan farkındalığı artırmak için böyle bir şey olmasını bekliyordu ama yanlış kadına çattı. Katie lâfını esirgemez, cesur ve inatçı bir kadın hakları savunucusydu. Hakimin karşısına çıktığında “Sigara içmeye senin kadar hakkım var, bu ne saçma yasa, bana hiçbir erkek karışamaz” dedi.

İş gazetelere taşınınca dindar gruplar alkışladı ama bütün kent Katie’nin tarafını tuttu. Kadın hakları savunucuları ve feministler protesto yürüyüşleri yaptılar. Hakim $5 ceza verdi ve Katie’yi serbest bıraktı ama Katie cezayı da ödemedi (çünkü yasa metninde bir para cezası lâfı geçmiyordu). Yasayı ilk delen Katie oldu ve iki hafta sonra vali yasayı veto edip yürürlükten kaldırdı.

ABD’de kadınlar 12 yıl sonra (1920’de) oy hakkına kavuştular. Bunda küçük de olsa Katie’nin de rolü var. Bizim kadınlarımız bu hakka 1934 yılında kavuştular (medeni İsviçreli hemcinslerinden 37 yıl önce).

21 Ocak

1863: Dublin belediyesi kentin göbeğindeki devasa Sığır Pazarı’nı 100 bin yıllığına kiraladı. Çok ileri görüşlülermiş ama Pazar ancak 1973’e kadar yaşadı.

Bugün modern kentin göbeğinde, tramvay yolllarında ve caddelerde binlerce ineğin yürütülüyor olması düşünülemez bile ama o zamanlar bu manzaraya her hafta şahit olunuyordu. En şaşalı yılları olan 1950’lerde Sığır Pazarı İrlanda tarım ve kültürünün sinir merkeziydi. Stoneybatter semtinin (oraya hâlâ “cowtown” deniliyor) Prussia Caddesi’ndeki pazar yeri Avrupa’nın en büyük canlı hayvan borsasıydı ve yılda milyonlarca inek, koyun ve domuz alınıp satılıyordu. Pazar tam bir hisse senedi borsası gibi işliyor, bütün Avrupa’da fiyatları belirliyordu.

Pazar her hafta Çarşamba günleri sabah saat 03:00’te açılıyor, öğlene kadar işler bitmiş oluyordu. Sadece İngiltere ve İskoçya’dan değil, bütün Avrupa’dan gelen tüccarlar bir gün önceden kente varıp oda kahvaltı pansiyonlarında konaklıyorlardı. 1960’larda günübirliğine uçakla gelenlere “jetset” denmeye başlandı.

Pazar iki dünya savaşı ve büyük buhran yıllarında ve İrlanda’nın İngiltere ile giriştiği ekonomik savaş zamanında ayakta kalabildi. Zirvedeyken günde yarım milyon büyük baş hayvanın el değiştirdiği oldu ama 1960’lardan sonra kooperatiflerden gelen rekabetle yavaş yavaş önemini yitirmeye ve para kaybetmeye başladı. 1972 yılında belediye £39 bin (bugünün £1.200.000’i) eksiye geçince kapatmaya karar verdiler. Bir yıl daha açık kaldı ve 9 Mayıs 1973’te satılan 325 inekle kapıları kapandı. Bugün orada isminde “sığır” sözcüğü geçen bir sürü pub var.

20 Ocak

1265: İngiliz Parlementosu (veya ona benzer bir şey) ilk kez toplandı.

Akdeniz’deki adalar ucuz değil. 13. yüzyılda da değildi. Üstelik Kral III. Henry küçük oğlu Edmund için öyle herhangi bir adayı değil, en büyüğünü, Sicilya’yı istiyordu. Sicilya’nın başında o zaman Papa’yla papaz olan Kutsal Roma İmparatoru’nun oğlu vardı. Papa Henry’ye Almanlarla olan sorunları çözer ve masrafları öderse Sicilya’yı ona vereceğini söyledi.

Henry baronlarını toplayıp Sicilya’yı almak için £90,000 (bugünün £40 milyarı) öksürmelerini istedi. Hoşlarına gitmedi elbette. Kraldan ve pahalı projelerinden bıkmışlardı. Henry’ye bakanları atama yetkisi olan 15 baronluk bir konsey kurmayı kabul ettirdiler ama birkaç yıl sonra Henry konseyi feshetti. Leicester Kontu Montfort pes etmedi. 1264’teki Lewes Savaşı’nda Henry’yi yendi. Tacını ellemedi ama bundan sonra ipler onun eline geçti ve 1265’te bugün Westminster’de parlementoyu topladı (olağan şüpheliler: baronlar, papazlar, şövalyeler).

Şapkadan çıkardığı asıl tavşan ise ilçelerden temsilci göndermeleri istemek oldu, çünkü halkın desteğini almış olduğunu göstermek istiyordu. Yetmedi. Ağustos ayındaki Evesham Savaşı’nda kralın orduları Montfort güçlerini darmadağın etti.

Yine de bu gayretler boşa gitmedi. Tahta I. Edward geçtiğinde (1272) parlementosuna ilçe temsilcilerini çağırmaya karar verdi. Bu da bugünkü avam kamarasının temellerini attı.

19 Ocak

2013: Arizona’lı bir lojistik şirketi sahibi Rick Champagne, o ilk televizyon dizilerinde Batman’in kullandığı özgün Batmobile otomobili bir müzayededen $4,2 milyona satın aldı. Üstelik ilâve $420 bin de (%10) komisyon ödedi.

Bebekliğinden beri bir Batman hayranı olan Rick otomobili oturma odasına koyacağını ve eşinin de buna bir itirazı olmadığını söyledi.

1966-1968 arasında ABC Televizyonunda vizyona giren Batman dizisinin Batmobile’i hayatına Ford’un 1955 yılında ürettiği Lincoln Futura olarak başlamıştı. İlk rolünü 1959 yılında Debbie Reynolds ve Glenn Ford’un oynadığı It Started with a Kiss (Bir Öpücükle Başladı) filminde aldı. 1965’te ABC diziyi çekmeye karar verince ünlü Hollywood uyarlayıcısı George Barris’ten bir Batmobile yapmasını istedi. O da baştan yaratacağına gidip Ford’dan Lincoln Futura’yı $1’e satın alarak 3 hafta içinde arabayı o canavara dönüştürerek hazır hale getirdi.

İçinde telefonu, direksiyonunda düğmeleri, paraşütleri, düşmanları atlatmak için yağ pompası, şatafatlı ışınları, v-8 motoru, kurşun geçirmez camları, “Bat-zuka”sı, radarı ve birçok dalgametresiyle 6 metre uzunluğundaki Batmobile çocukların hayallerini gerçek yaptı (çekimler sırasında da bol bol hararet yaptı, aküsü bitti, lastikleri patladı, vitesi bozuldu).

Barris arabayı 88 yaşına kadar deposunda tuttu ve sonunda Rick’e sattı. Rick’in hevesi 2 yıl sürdü. Oturma odasına herhalde koltuk almaya karar vermiş olacak ki, 2015 Haziran’ında Batmobile’ini $5 milyona satışa çıkardı. 1939’dan bu yana yapılan bir düzine Batmobile’in ikincisini daha önce $225 bine satın almış olan birisi aldı (fiyat açıklanmadı).

Çocukluk hayalleriniz, cebiniz, oturma odanız ve eşiniz müsaitse piyasada alacak daha bir sürü Batmobile var.

18 Ocak

2009: $22 milyon değerinde altın ve gümüş taşıyan The Polar Mist isimli Şili bandıralı revize trol teknesi fırtınaya yakalandıktan sonra kıyıya çekilirken Macellan Boğazı’nın girişinde battı.

Teknede 9.359 kg. rafine edilmemiş altın ve gümüş külçeler vardı (%10’u altın, %90’ı gümüş). Bunun 6.359’u Güney Afrika madencilik şirketinin hakim ortak olduğu Cerro Vanguardia SA isimli Arjantin menşeli şirkete (Arjantin devlet şirketi Formicruz’un da azınlık payı var), kalanı da Kanadalı Pan Amarican Silver’ın sahibi olduğu Minera Triton Argentina SA’ya (bunda da Formicruz’un payı var) aitti. Gemi batınca şirketler sigortacıları Lloyd’s of London’dan tazminat istediler.

Lloyd’s başta ödeme yapmaya pek istekli değildi, çünkü burnuna pis kokular geliyordu. Tekne 2 gün önce saatte 100 km. hızla esen rüzgâra ve 8 metrelik dalgalara yakalanınca 8 kişilik mürettebat can yeleklerini giyip suya atlamış ve helikopterlerce kurtarılmıştı. Halbuki hem teknede kalmak daha emniyetliydi hem de tekneyi motorlar tam gaz çalışırken kendi etrafında deli gibi dönmeye terk etmişlerdi.

Aradan 2 gün geçtikten sonra, Şili bandıralı başka bir kurtarma teknesi kendiliğinden Polar Mist’i halatlayıp kıyıya çekmeye başladı. Sahil güvenlik olayı sadece seyretti. Kıyıya 40 km. kala Polar Mist birdenbire batıp 80 metre derinliğe gömüldü. Olayın nasıl bir düzenbazlık olduğu araştırılır, Lloyd’s da tam bu işten yırtmak üzereyken (takip eden Temmuz ayında) dalgıçlar denizin dibinden 9,5 ton altın ve gümüşü çıkarıverdiler.

Tekneyi terk eden mürettebatın ve gönüllü kurtarma botunun esrarı ile bu yükü neden 1979 yapımı bir külüstürün taşıdığı sorgulanırken Lloyd’s da kurtarma ve çıkarma masraflarını ödemek zorunda kaldı.

17 Ocak

1917: ABD $25 milyonu (bugünün $500 milyonu) altın sikke olarak ödeyerek Karayipler’deki Virgin Adaları’nı Danimarka’dan satın aldı. Yıllar sonra (2019) Trump bu sefer Danimarka’dan daha büyük bir adayı (Grönland) almaya çalıştı ama beceremedi.

3 büyük ve bir sürü küçük adadan oluşan bölgenin alanı sadece 346 km2 ve nüfus 110 bin kadar. Orada MÖ 1000’den beri birileri yaşıyor. Gelen ilk Avrupalı Kristof Kolomb (1493). Adalara 400 yıllarında yanına 11 bin bakire alıp denize açılan (“ah o gemide ben de olsaydım, açık denizlere yol alsaydım”) Azize Ursula’nın ismini verdi: “Santa Úrsula y las Once Mil Vírgenes”. İspanyollar adaya 1555’te yerleştiler ama ada 100 yıl boyunca İspanyollar, Fransızlar, İngilizler ve Hollandalılar arasında gitti geldi.

1672’de Danimarka’nın eline geçti. Kölelerle yıllarca şeker kamışı ürettiler. İsyanlar, kasırgalar, ekonomik güçlükler usandırdı; yavaş yavaş evlerine geri dönmeye başladılar. Aslında adaları kimse istemiyordu da, 1. Dünya Savaşı sırasında adalar denizaltı üssü olarak Almanların eline geçmesin diye Amerikalılar parayı ödedip satın almak zorunda kaldılar.

1996’dan 2012’ye kadar orada dünyanın en büyük petrol rafinerilerinden biri vardı ve ülke GSYİH’sinin %20’sini sağlıyordu (2011’de oradan $12,7 milyarlık işlenmiş petrol ihraç edildi). Kapanınca ekonomi büküldü, bugün arkasını neredeyse tamamen turizme vermiş durumda.

Adalar ABD’denin sağdan trafik olan tek bölgesi. Yalnız orada otomobil kullanırken dikkatli olun, önünüze her an yabani bir eşek çıkabilir. Gidecekseniz Eylül, Ekim, Kasım’da gitmeyin. Hem kasırga sezonu hem çok yağmur yağıyor. Yağmura yakalanırsanız da sakın işaretli manşinel ağaçlarının altına sığınmayın. Ağaçtan akan sıvı derinizi yakar. Siz hâlâ Danimarkaca isim taşıyan güzel sokaklarda alışveriş yapın.

16 Ocak

2012: Güney Kore Gümrük Hizmetleri altın kaçakçılarının artık hayli gelişmiş yöntemler uyguladıklarını açıkladı. 2010’dan itibaren altın aldıysanız ellerinizi iyi yıkayın.

Güney Kore 2008 yılından beri altın kaçakçılığında net ihracatçı durumda. Kaçak altın başta Japonya olmak üzere, Çin’e, Hong Kong’a ve Hindistan’a götürülüyor. Yılda 60-70 vaka oluyor ve elbette bir o kadar da yakalanmayan var.

Kaçak altının en favori varış yeri Japonya, çünkü altının tüketim vergisi %8’e yükseltildi. Yakuza gibi suç örgütleri altını Güney Kore’den vergisiz alıp ülkeye gizlice sokarak hem para aklıyorlar hem de %8 primli satıyorlar. Kilo başına kârlar $4 bini geçiyor. Bu arada devlet de $10 milyonluk vergiden oluyor. Üstelik bu faaliyetin hapis ve para cezası da yok. Sadece gümrük vergisi ödüyor ve altınları da geri alıyorlar. Ödül büyük, risk küçük.

Gümrüklerde yakalananlar hep Güney Koreliler. Yarısı da 50-60 yaş arası teyzeler. Kaçırılan altının değeri vaka başına $2 milyondan $30 milyona kadar değişiyor.

İşin ilginç tarafı, altının nasıl kaçırıldığı. En yaygın kullanılan yöntem, külçe altını küçük parçacıklara ayırıp kıçtan içeri sokmak. Eğer metal dedektörlerden sıvışabiliyorlarsa ister havaalanında ister uçakta olsun, hemen tuvalete gidip parçacıkları geri çıkarıyorlar. Artık sürecin sonrasında hijyen standartlarını kim nasıl uyguluyor bilmem. Bildiğim bir şey varsa, o altın bugün aramızda birisinin parmağında, bileğinde, boynunda.

Fukara taşıyıcılar ve bizim teyzeler genelde sefer başına kıçlarına 5-6 parça sığdırabiliyorlar ve suç örgütlerinden adam ve sefer başına $100’e yakın bir ücret alıyorlar.

15 Ocak

1870: Dünyada ilk kez büyük bir ülkenin büyük bir siyasi partisinin sembolü olarak “eşek” kullanıldı.

Zamanın başkanı Andrew Jackson idi ve rakipleri ismiyle oynayıp yaygınca aptal ve inatçı olduğu kabul edilen o hayvanla bağdaştırıp ona “jackass” (eşek herif) diyorlardı. Jackson popülistdi ama akıllıydı. Kafası bozulacağına bu ismi lehine kullandı ve eşeğin sokaktaki (sıradan) adamı temsil edeceğini ve beğenileceğini düşünerek logoyu seçim kampanyasının posterlerinde kullandı (ve kazanıp ABD’nin ilk demokrat başkanı oldu).

Eşek logosunu asıl yaygın hale getiren zamanın siyaset dergisi Harper’s Weekly’de çizen Alman karikatürist Thomas Nast oldu. Nast 4 yıl sonra çizdiği bir karikatürde arslan postu giymiş bir eşeğin hayvanat bahçesinde dolaşarak diğer hayvanları korkuttuğunu betimledi. Korkan hayvanlardan biri de cumhuriyetçilerin oyunu temsil eden fildi. İşte o günden beri fil de cumhuriyetçilerin sembolü olarak kaldı.

Bugün cumhuriyetçiler filin güçlü ve asil, demokratlar da eşeğin akıllı ve cesur olduğunu söylüyorlar (ama hâlâ eşeği resmi logoları olarak teyit etmiyorlar).

Nast karikatürlerinde kızılderililer ve göçmenleri destekledi, köleliğe ve ayrımcılığa karşı durdu ama siyahları ve İrlandalı’ları hiç sevmedi. Bürosuna susması için $100 bin gönderilmesine rağmen zamanın yozlaşmış rüşvetçi siyasetçisi Boss Tweed’in (New Yok kentinin $200 milyonunu lüpledi) tutuklanmasında önemli rol oynadı. Asıl marifeti modern Noel Baba’yı yaratmak oldu.

14 Ocak

2011: Bir Çin mahkemesi kamyonlarını askeriyeye aitmiş gibi göstererek 9 ay boyunca $535 bin tutan otoban ücretlerini ödemeyen çiftçi Shi Jianfeng’i müebbet hapse mahkum etti. Üstüne de $300 bin ceza kesti.

Orduya ait araçlar otoban ücretlerinden muaf olduğu için Shi Jianfeng sahte askeri plâkalar ve üniformalar kullandı. İki kamyonu gişelerden toplam 2.300 kez bedavaya geçti. 43 yaşındaki çiftçinin kamyonları taş, toprak, kum taşıyordu.

Bu olay zaten otoban ücretlerinin fahiş olduğundan şikayet eden halkta infial uyandırdı (halk otoban ücretlerini hep “yasal hırsızlık” olarak değerlendirdi). Çok daha ağır suçlara çok daha hafif cezalar verildiğini vurgulayan şiddetli protestolar sonucunda mahkeme tekrar yargılama yapılacağını bildirdi. Bu arada bizim çiftçinin kardeşi çıkıp “onun kabahati yok, aklına ben girdim” dedi ve bir iki görevliye de cezanın indirilmesi için rüşvet verdiğini itiraf etti.

Bunun üzerine iki hakim ve o görevliler görevi kötüye kullanmaktan kovuldular. Akabinde hemen yeni bir yargılama yapıldı ve ceza iki buçuk yıl hapse ve $1.500’e indirildi.

Alice muzlar diyarında gibi. Çiftçi 9 ay general gibi geziyor. Emniyet yan cebime koy diyor. Yargı 2 buçuk yılla müebbet arasını herhalde 10 dk. zannedip yapboz gibi karar alıyor. Çin’de müebbet hapis kavramı da Çin işi. Kimi içerde bulunamıyor, kimi iyi halden 1 yıl sonra çıkıyor.

13 Ocak

1404: Kral IV. Henry’nin altındaki İngiliz Parlementosu simyacıların bilgilerini kullanarak değerli metalleri çoğaltmalarını yasaklayan “Çoğaltıcılar Yasası”nı çıkarttı.

“Çoğaltıcılar” tabiri Roger Bacon zamanından beri belli bir metali veya malzemeyi daha fazla hale getirme faaliyetini tasvir etmek için kullanılagelmişti. Simya aslında kimyanın öncüsü oldu. Bu iş orta çağda tam da büyücülük ve dalavere değildi. Yasanın çıkmasından bir asır önce filozof Roger Bacon simyayı kimyaya dönüştürmek için çaba sarfetmişti (yanma olayında havanın rolünü tarif etmiş, barutla deneyler yapmıştı). Papa’nın bile kiliseyi zenginleştirmek için simyacılık yaptığı düşünülüyordu.

Simyacılığın arkasında yatan fikir baz metalleri değerli metaller haline dönüştürmek (meselâ altına). Bugün (yıldız patlamaları hariç) bunun mümkün olmadığını biliyoruz ama o zamanlar öyle değildi. Çıkan yasa, altın ve gümüş yaratma veya çoğaltma işini tamamen yasakladı.

Yasa aslında insanların olmayacak bir şey için zamanlarını boşa harcamasını engellemek için değil, tam tersine bunu becermelerinden korkulduğu için çıkarıldı. Çünkü eğer becerirlerse hükümdardan daha zengin olacaklar, ekonomik düzeni bozacaklar ve rejimi tehdit altına sokacaklatrdı.

Yasa 285 yıl yürürlükte kaldı ve 1689’da feshedildi. Isaac Newton’a göre buna kimyacı/fizikçi Robert Boyle sebebiyet vermişti. Aslında hem Newton hem Boyle bol bol simyacılık yapmışlardı ama yaptıklarına artık kimyacılık diyebiliriz. Boyle yasanın feshedilişinden 2 yıl sonra öldü. 40 kadar kitap yazmıştı. Yasa yürülükteyken yaptığı çalışmalar bugünkü kimya ilmini büyük katkıda bulundu.

12 Ocak

2018: The Wall Street Journal gazetesi Başkan Donald Trump’ın kişisel avukatı Michael Cohen’in 2016 seçim kampanyası sırasında başkanın 2006’da cinsel ilişkide bulunduğu porno yıldızı Stormy Daniels’a $130 bin sus payı ödediğini yazdı.

Cohen önce patronunun böyle bir ilişkide bulunmadığını söyledi ama daha sonra bu parayı ödediğini kabul etti. Trump da elbette bütün bunlardan haberi olmadığını söyledi. Daha sonra bir söyleşide “Evet, bu çılgın Stormy Daniels konusunda beni Cohen temsil ediyor” diyerek ilk kez olayla ilişkisi olduğunu kabul etti.

Trump’ın öbür fırıldak avukatı Giuliani bütün bunların Trump’ın ailesinin böyle bir yalandan korunması için yapıldığını ve ödeme gibi ayrıntılardan Trump’ın haberi olmadığını söyledi. Kısa bir süre sonra Trump ödemeyi kampanya fonlarından değil kendi cebinden yaptığını itiraf etti. Bu arada bizim porno yıldızı da Trump’ı mahkemeye verdi.

Al birini öbürüne vur.

Sonunda başka yaptıklarından da suçlu bulunan yalan makinesi Cohen 3 yıl yedi, patronu hâlâ demokratların azil savaşına karşı direniyor.

Lise mezunu Stormy ise 2018 Temmuz’unda bir striptiz klübünde sorgulanırken polis memurlarının oralarını buralarını elledi diye tutuklanıp serbest bırakıldı. Sonra bunun Trump olayı ile ilgili bir baskı yöntemi olduğunu söyleyerek mahkemeye gitti ve $450 bin kazandı. Bunun $293 binini Trump’a açıp da reddedilen davasının mahkeme masraflarını ödemek için kullandı. Olsun, banka hesabında hâlâ $2 milyonu var.

11 Ocak

2012: Harare (Zimbabve) mahkemesi araçlarında $120 bin değerinde gergedan boynuzu bulunan 3 katili yargılamaya başladı. Daha sonra aracın milletvekili Sessel Zvidzai ismine kayıtlı olduğu ortaya çıktı ama Sessel aracı 2 yıl önce sattığını söyledi.

Ne ironidir ki, tam 2 yıl sonra, yine aynı tarihte, hayvan hakları savunucularının itirazlarına rağmen Dallas’ta yapılan bir müzayedede (hasılatın nesli tükenmekte olan hayvanların korunması için harcanacağı garantisiyle) Namibya’da bir siyah gergedan avlama izni $350 bine satıldı.

Uluslararası gergedan ticareti düzenleyici otorite Nesli Tükenmekte Olan Hayvanların Ticareti Konvansiyonu (CITES) tarafından yasaklanmış durumda. Yerel ticaret de çoğu ülkede yasak ama yasak av durdurulamıyor. Kaçak avcılar hayli gelişmiş yöntemler kullanıyor ve yerel kaynaklar onları durdurmaya yetmiyor.

Çin ve Vietnam’da boynuzlara olan talep çok büyük. Her derde deva oldukları yönündeki batıl inançlar çok kuvvetli. Boynuzun kilosu $65 bine satılabiliyor. Ortalama bir boynuzun 5-6 kg. çektiği ve karaborsada $300-350 bine satıldığı göz önüne alınırsa, gergedanların yaşadığı yerlerde günde $1’e yaşamaya çalışan insanlar için çok cazip bir gelir kaynağı oluşturuyor.

Öyle de, dünyada pek gergedan kalmadı. 5 türün 4’ü tükenmek üzere. Bugün 70 Java, 80 Sumarta, 3.580 tane büyük tek boynuzlu, 5.400 tane siyah ve 18 bin tane beyaz gergedan kaldı. Dünyada günde ortalama 3 gergedan öldürülüyor. Kaçak avcılar boynuzu kökünden kesip hayvanı kan kaybından yavaş yavaş ölüme terk ediyorlar. Çocuklarımız gergedanı ancak resimlerde görecekler.

10 Ocak

2008: Hindistan’ın Tata Motors şirketi $2.500 satış fiyatıyla dünyanın en ucuz otomobilini (“Nano”) piyasaya çıkaracağını açıkladı.

Bu fiyat hem dar gelirli milyonlarca kişiye otomobil sahibi olma imkânı sağlayacak hem de çevreciler, trafik mühendisleri ve güvenlik savunucuları için bir kâbus yaratacaktı. Fiyatı düşük tutmak için maliyet yaratan bir sürü özellik çöpe atılmıştı. Örneğin tekerlerin sadece 3 bijon cıvatası, tek yan ayna, tek silecek vardı. Bagaj dışarıdan açılamıyor (kilit mekanizması pahalı), benzin ön kapak açılarak konuluyordu. Elbette müzik sistemi, hidrolik direksiyon, otomatik cam ve klima yoktu. 2 silindirli 624 cc motoru çalıştımak için 15 lt. benzin konulabiliyordu (zaten “nano” gujarat dilinden küçük demek).

1990 yılında Meksika’da yapılan bir VW Kaplumbağa $5.300’e (bugünün $10.430’u), ilk çıkan Ford Model T $850’ye (bugünün $24 bini) satıldığı düşünülürse fiyat çok iyiydi ama sıradan bir Hintli çalışan için hâlâ pahalıydı. Tata yılda 250 bin adet satmayı umut ediyordu ama olmadı. En yüksek yıllık satış 75 bine yaklaştı. Üretimde kaldığı sürece yıllık ortalama satış 35 bini geçemedi, 2018’de sadece 1 Nano üretildi ve fabrika Haziran’da kapandı.

Ne ilginçtir ki, Nano’nun tutmamasının nedeni sıradan bir Hintli için pahalı oluşu değil, sıradan bir Hintli için ucuz oluşuydu. Hindistan böyle bir yer. Orada otomobil batıdaki gibi bir ihtiyaç değil bir başarı, bir üstünlük göstergesi. Öyle olunca da “dünyanın en ucuz otomobili” diye satılan Nano insanların bu amacına hizmet etmedi.

Nano’nun sınıfta kalışı yılda $44 milyar ciro yapan üretici Tata Motors’a pek zarar vermedi. Tata Motors zaten yılda $110 milyar ciro yapıp 700 bin kişi çalıştıran dev uluslararası holding Tata Group’a ait. Tata Group da 1868’de işe afyon ve çay ticaretiyle başlayan gazilyoner Tata ailesinin.

9 Ocak

2019: Suudi Enerji Bakanlığı ülkenin kanıtlanmış rezervlerinin 266,1 milyar varil olduğunu açıkladı. Venezuela’dan sonra ikinci sıradalar. Venezuela 2011’de rezervlerinin 297 milyar varil olduğunu açıklamıştı. Buna rağmen berbat yönetim yüzünden üretim sıralamasında hızla 12’nciliğe indiler.

Şimdi dünya rezervlerinin beşte biri Suudi Arabistan’da. Bunların büyük bir çoğunluğu da birkaç büyük sahadan geliyor. Şanslılar, çünkü hâlâ varil başına $4’e petrol çıkarabiliyorlar. Kanıtlanmamış olarak da bir 90 milyar varil daha rezerv olduğu düşünülüyor. Bir 90 yıl daha yeter.

Dünyanın en büyük petrol sahası Ghawar orada. Yerin dibinde 70 milyar varil petrol var. Günde 5 milyon varil çıkartılıyor. Petrol hâlâ Suudi ekonomisinin %90’ını ve hükümet gelirlerinin %75’ini oluşturuyor.

Günde 80 milyon varil olan dünya üretiminin liste başı ise artık ABD (18 milyon varil). ABD 2012’de Rusya’yı geçip ikinci, 2013’de de Suudileri geçip birinciliğe yerleşti. Suudiler günde 12,4 milyon varil üretimle ikinci sıradalar.

Üçüncü sırada Rusya var (11,4 milyon varil). Sovyetler Birliği dağılınca orada petrol endüstrisi özelleştirilmişti ama şimdi çoğu şirket tekrar devlet kontrolüne geçti (Rosneft, Gazprom Neft, Tatneft, Surgutneftegaz). Dördüncü sıra Kanada’nın (5,3 milyon varil) ama önümüzdeki 30 yılda bunu ikiye katlayabilirler. Kumlarında çok petrol var ama şimdilik çıkarması pahalı.

Dünyanın en büyük beşinci üreticisi Çin (4,8 milyon varil) ama ancak onlara yetiyor ve net ithalatçılar (günde 12,8 milyon varil tüketiyorlar). Çin’den sonra üretici listesinin geri kalanında sırasıyla İran, Birleşik Arap Emirlikleri, Meksika, Brezilya, Kuveyt ve Irak var.

8 Ocak

1835: ABD’nin ulusal borcu ilk ve son kez $0 oldu. Başkan Andrew Jackson o en büyük amacına bugün ulaştı ve ülkenin borcunu sıfırladı ama tarihin en şiddetli finansal krizlerinden birine de neden oldu.

Bocun sıfırlanması hem başkan için kişisel bir konuydu (borcu yüzünden bir emlâk spekülasyonu dayağı yemişti) hem de ülkenin politikası haline gelmişti. Devrim sonrasında borç hiç sevilmedi. Bağımsızlık kazanıldıktan sonra federal hükümet eyaletlerin savaş borçlarını üstlendi ve daha güçlü hükümet isteyen federalistler merkez bankası kurarak borçlanmanın ülke ekonomisini hareketlendireceğini savundular. Thomas Jefferson gibi karşıtlar ise bunun sadece kuzeydoğudaki elitlere yarayacağını, taşraya zarar vereceğini ve borcun bir utanç kaynağı olduğunu savundular.

Jackson bir popülistdi ve borca “ahlâki bir çöküş” ve “kara büyü” olarak bakıyordu. Başkanlığı sırasında birçok kamu harcamasını veto edip ekonomik büyümeyi durdurdu. Borcu sıfırlamak için çok sayıda devlet arazisini sattı. Borcu sıfırladı ama bu satışların sonunda ortaya çıkan emlâk balonu pervasız bir harcama ve borçlanma dalgası getirerek merkez bankasını çökertti ve büyük 1837 paniğine yol açtı. Bankalara hücum oldu, ülke ekonomik olarak çöktü ve hükümet tekrar borçlanmaya başladı.

Borç iç savaşta uçuşa geçti ama 20. yüzyıla girerken neredeyse yine sıfırlanacaktı. 1. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla da bir daha asla arkasına bakmayacak bir yükselişe geçti. ABD ulusal borcu bugün her geçen dakika yeni rekorlar kırıyor. $23 trilyonu geçti. Bugün kentlerin sokaklarında borcu canlı olarak sayan led ekranlar var. Var elbette, çünkü her Amerikalı $70 bin borçlu.

7 Ocak

2019: Dünyanın en değerli borsa (halka açık) şirketleri listesinde Amazon ilk kez Microsoft’u geçerek $797 milyar piyasa değeri ile birinci sıraya yükseldi. Aradan 1 yıl geçti ve şirketin değeri $867’ye yükseldi ama artık beşinci sırada.

İlk onda bildiğimiz şirketler var: Çin teknoloji devi TENCENT 10. sırada ($419 myr), ilk ondaki tek banka 9. sıradaki JPMORGAN CHASE ($421 myr), sonra Buffett’ın yatırım şirketi BERKSHIRE HATHAWAY ($544 myr), 7. sırada yine Çinli ALIBABA($551 myr), 6. sırada Zuckerberg’in FACEBOOK’u var ($577 myr). AMAZON artık beşincilikte ($867 myr). ALPHABET (Google) $928 myr ile dördüncü.

İlk üç sırada değeri $1 trilyonu geçmiş şirketler var. İkinci ve üçüncü sırada APPLE ve MICROSOFT ($1,02 trilyon) devamlı yer değiştirip duruyorlar.

Her ne kadar %1,5 ile pek halka açılmış sayılmasa da (sadece %1,5’ini sattılar) piyasa değeri açısından dünyanın en değerli şirketi artık Saudi Arabistan’ın kraliyet mücevheri SAUDI ARAMCO. Saray 4 yıldır bu işle uğraşıyordu, sonunda yaptılar. Aramco hisseleri Riyad’ın Tedavül isimli borsası’nda Aralık 2019’da halka 32 riyalden açıldı ve hemen günlük limit olan +%10’a fırlayarak günü 35,20 riyalden ($9,38) kapattı. Bu da şirketin değerini $1,88 trilyon yapıyor! Apple ile Amazon’u yan yana koyarsak o değere ulaşıyoruz. Zaten Tedavül’ün toplam değeri ancak $500 milyar ama Aramco’yla birlikte Almanya ve Kanada borsalarını geçiyor.

Ne var ki, birçok kurumsal yatırımcı Aramco hisselerinin yanına bile yaklaşmayacak. Hissedar hakları, çevre, kurumsal yönetim gibi birçok sorun var. Değerleme bile tartışılıyor. Aramco 2024’e kadar yılda $75 milyar temettü vereceğim diyor ama %3,9 verimle bu oran hem BP’den Shell’den daha az hem de petrol fiyatları düşerse zorlanacaklar.

%1,5 bir IPO için çok düşük bir oran ama yine de Suudiler için bir devrim. Aramco bugüne dek hem sır doluydu, hem finansal tablolarını hiçbir zaman açıklamamıştı, hem de uluslararası piyasalardan hiç borçlanmamıştı.

6 Ocak

2017: İnsan öldürmekten içerde idamı bekleyen trans Shilo Heavenly Quine (57) vergi mükelleflerinin parasıyla cinsiyet değiştirme ameliyatı olan ilk mahkum oldu.

Erkek doğmuştu ama daha küçükken de ne olduğunu biliyordu. Ne yazık ki anlamayan maço babadan zulüm gördü, fiziksel ve zihinsel acılar çekti, dışlandı ve suça sürüklendi. 19 yaşındayken erkeklik organını kesmeye çalıştı, beceremedi. Gayriyasal ve ne olduğu bilinmeyen kadınlık hormonlarıyla kendi kendini değiştirmeye çalıştı olmadı. Bir yıl sonra (1980), alkol ve uyuşturucu dolu bir gecenin sonunda kudurup $80 için sokakta bir 3 çocuk babasını katletti.

Atıldığı erkekler hapisanesinde nasıl günler geçirdiğini yazmaya gerek yoktur herhalde. En azından 5 kez kendisini kesmeye ve asmaya çalıştığını biliyoruz.

Dilekçeleri sonunda yanıt buldu. California eyaleti $100 bin maliyeti olan ameliyatı yaptırdı ve akabinde (36 yıl erkekler hapisanesinde kaldıktan sonra) onu kadınlar hapisanesine transfer ettiler. Ameliyat sonrası tedavileri de karşılıyorlar ama eline jilet vermedikleri için sakalı çıkıyor. Diğer kadın mahkumların da onu pek rahat bıraktıkları söylenemez. Zaten orası (Chowchilla) meşhur. 32 yıl arayla iki kocayı öldüren Colleen Harris orada yatıyor. Charles Manson’un yardımcısı orada öldü.

Bir mahkumun ameliyatının maliyetini cinayetle kendilerine ihanet edilmiş vergi mükelleflerinin ödemesi elbette beraberinde sosyal tartışmaları da getiriyor ama öte yandan hapiste veya dışarda olsun, trans cinsiyetin tanınmış olması da insanlık açısından önemli. Öte yandan, cinayete kurban giden adamın kızının itiraz haykırışları da bir başka boyut.

Bugün Amerikan hapisanelerinde 3.200 trans suçlu yatıyor.

5 Ocak

2011: Dünyanın en büyük ve en eski balık halllerinden biri olan Tokyo’nun Tsukiji pazarının açık artırmasında dev bir orkinoz $396 bine satıldı. Rekor fazla yaşamadı. Tam bir yıl sonra ve yine 5 Ocak’ta bu kez zengin bir lokantacı başka bir orkinoza $750 bin ödedi.

Aradan 7 yıl geçti. Artık kalıbına sığmayan hal 2,4 km. uzaktaki Toyosu pazarına taşındı ve bir yıl sonra, ve yine 5 Ocak’ta (2019) 278 kg. çeken bir orkinoz bu sefer $3 milyona alıcı buldu (kilosu $10.791 eder!!).

Tsukiji pazarının geçmişi 1657’lere dayanıyor. Daha Tokyo, Tokyo değilken oradaydı (kentin o zamanki ismi Edo idi). 1923 yılında bütün kenti yerle bir eden Büyük Kantō Depremi’nde yıkılıp deniz doldurulup kazanılan toprak üzerinde yeniden yapılmıştı (zaten Japonca Tjukisi “kazanılan toprak” demek). Pazar o kadar büyüktü ki 6 yıl süren inşasında 419.500 işçi çalıştı.

Yeri tam da alışveriş merkezi Ginza’nın yanıbaşındaydı. Açık artırmaların yapıldığı iç bölümde 900 lisanslı halci balık satıyor, turistlerin akın ettiği dış bölümde de her şeyin satıldığı ve başta suşiciler olmak üzere yüzlerce lokantanın bulunduğu Pazar sokakları bulunuyordu.

Şimdi orada ucuz yosundan pahalı havyara, minnacık sardalyadan balinaya kadar 500 çeşit deniz ürünü satılıyor. Günde $14 milyon değerinde 1.600 ton ürün el değiştiriyor. 900’ü lisanslı açık artırmacı olmak üzere aralarında muhasebeciler, toptancılar, dağıtıcılar, vs. olmak üzere 65 bin kişi çalışıyor. Tokyo’nun 3 balık halinde yılda 700 bin ton deniz ürünü satılıyor. Değeri $5,4 milyar.

Açık artırmaya katılmak için sabah 05:20’de orada olmanız gerekiyor.

4 Ocak

1903: Ömrü tutsak geçmiş lunapark fili “Topsy” parkın reklâmı olsun diye Edison’un şirketinin kameraları önünde elektrikle idam edildi.

Topsy 1875 yılında, doğumundan hemen sonra Güneydoğu Asya’da kaçak avcılar tarafından yakalanıp New York’taki Forepaugh Sirki için gizlice ülkeye sokuldu. O zamanlar Barnum & Bailey Sirki ile rekabet içinde olan sirkin sahibi Topsy’yi ABD’de doğan ilk fil diye reklâm etti ama kısa sürede foyası meydana çıktı.

Yıllar içinde filin ismi huysuzluğundan dolayı kötüye çıktı. Huysuzdu, çünkü bakıcısı William Alt sarhoşun tekiydi ve ona kötü davranıyordu. Topsy 1902 yılında bir seyirciyi öldürdü, ama durup duruken değil. O adam da sarhoştu ve Topsy’nin bölmesine girip son derece hassas olan hortmunun ucunu purosuyla yakmıştı. Bu olay sirkin işine yaradı. Topsy’yi ne kadar kötü tanıtırsa o kadar çok seyirci çekiyordu.

Sirk işi yürümedi ve Topsy 1902 yılında sirkin yerine yapılan lunaparka satıldı. Sarhoş bakıcı kovulup file bakmak iyice zorlaşınca parkın sahipleri onu elden çıkarmaya karar verdiler ama kimse almadı. Akıllarına “kötü” fili kameralar önünde öldürüp reklâm yapmak geldi ve fili asacakları gösteri için adam başı 25¢ bilet keseceklerini duyurup (bugünün $7,30’u) “$1 milyonluk lunapark Mayıs’ta açılıyor” diye afişler bastılar. Hayvan hakları örgütleri ayağa kalkınca sadece 1.500 kişilik seçili bir grup ve basın karşısında elektrik kullanmayı seçtiler.

Topsy idam edileceği yere yürümekte inat edince eski sarhoş bakıcıya $25 teklif ettiler ama $1.000 verseniz bile yapmam dedi. Zavallı hayvana zehirli havuç yedirip 6.600 voltla yere yıktılar. Yüreğiniz kaldırırsa filmi internette:

https://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/f/f5/Electrocuting_an_Elephant.webm

Olay daha sonraki yıllar Edison’un Tesla’ya karşı doğru akımını reklâm etmek için düzenlediği şeklinde lanse edildi ama bu doğru değil.

3 Ocak

1962: Houston, Teksas’ta, dünyanın o zamana dek eşi benzeri görülmemiş ilk çok amaçlı ve kapalı kubbeli çatısı olan stadyumu Houston Astrodome’un temeli atıldı.

İnşaatı 3 yıl sürecek ve $35 milyona (bugünün $300 milyonu) mal olacak olan 18 kat yüksekliğinde ve 3,8 hektar alanı kaplayan stadyum her yönüyle bir mimari harikasıydı. 220 metre çapındaki kubbe zeminin zaten 8 metre üstünde olan spor sahasından 63 metre yukarıdaydı. Dünyanın ilk hareketli skor levhası $2,1 milyona (bugünün $18 milyonu) patladı. Başta doğal çim vardı sonra yerini yapma çim aldı (“astroturf” ismi oradan geliyor).

Stadyum, kente tüm spor branşlarının profesyonel kulüplerini getirmek isteyen vali Roy Hofheinz’in rüyasıydı. Yazın 40°C’lere ulaşan hava sıcaklığına karşı ancak kapalı bir kubbe kullanılabilirdi. Açılışa Başkan Lyndon Johnson ve eşi Lady Bird de geldiler. Stadyum 1999’a kadar kentin beyzbol takımı Astros ve 1996’ya kadar futbol takımı Oilers’a ev sahipliği yaptı. Basket takımı Rockets da bir ara orada oynadı.

İlk konseri Judy Garland verip $43 bin aldı (bugünün $350 bini). O gün açılışını The Supremes yaptı. En pahalı bilet $7,50 idi (bugünün $60’ı). Sonra Elvis’ler, Pink Floyd’lar, Genesis’ler, Tina Turner’lar, Dave Brubeck’ler geldi geçti. Muhammet Ali orada maç yaptı. Cinsiyetlerin tenis savaşında Billy Jean King, Riggs’i orada yendi. Tex-Mex yıldızı Selena kendi fan kulübü başkanı tarafından vurulmadan önce orada 67 bin kişiyle stadyum rekorunu kırdı. 2005’te Katrina fırtınasından etkilenenlere barınak oldu.

Astrodome sonra eskidi, döküldü, 2008’de de kapandı. Bir türlü yıkamadılar, renove edemediler, birbiri ardına gelen proje ya kabul edilmedi ya da hayata geçmedi. Yanı başına başka stadyum yapıldı. Şimdi öksüz, boş ve viran halde orada öyle oturuyor.

2 Ocak

2009: Ölmüş bir İngiliz doktorun garajından sadece 17 adet üretilen 1937 model bir Bugatti 57S tipi Atalante Coupé çıktı. Bir ay sonra bir Paris müzayedesinde ₤3 milyona satıldı.

O müthiş arabayı 1937 yılında fabrikadan sipariş eden Kont Francis Curzon idi (Lozan görüşmelerinin Lord Curzon’uyla ilgisi yok). Kont donanmadan çıkıp milletvekili olmuştu ve yarış arabalarına meraklıydı (1931’de 24 saatlik Le Mans yarışını kazandı).

O Bugatti daha sonra 3 kez el değiştirdi ve sonunda 1955 yılında ortopedist doktor Harold Carr tarafından satın alındı. Bizim doktor makinelere ve havacılığa meraklıydı ve biraz da maceraperestti. Saplantı zorlantı bozukluğundan muzdaripti ve artık kendini toplumdan soyutlayıp yanlız yaşayarak eline geçen her şeyi istifliyordu. 1960’ta, yeni taşıt vergisi ödeme zamanı geldiğinde Carr arabayı depoya kaldırdı. O güzelim Bugatti o depoda 49 yıl kaldı.

Carr öldükten 2 yıl sonra bugün, yeğeni depoyu temizlerken araba tekrar ortaya çıktı. İyi durumdaydı ve üzerinde sadece 42 bin km. vardı. Saatte 190 km. yapabiliyordu (o zaman normal araçların azami hızı saatte 80 km. idi). Bu haliyle hemen satışa konuldu ve bir ay sonra Paris’te düzenlenen bir Bonham müzayedesinde £2,989,495’e alıcı buldu (Bonhams iki mislini umuyordu).

Bugün Bugatti markasının sahibi Volkswagen. 2009 yılında Veyron 16.4 Grand Sport’u üretti. Saatte 407 km. yapabiliyor, 100 km.’ye 2,5 saniyede çıkıyor ve… elbette $2 milyonluk bir fiyat etiketi var.

1 Ocak

1724: Ömrünü Hollanda’da geçirmiş yarı Polonyalı yarı Alman, Daniel Gabriel isimli bir cam üfleyici yeni bir ısı ölçümü ve termometre imalatı tekniği teklif ederek Londra Kraliyet Cemiyeti’ne seçildi.

Soyadı Fahrenheit idi. 1686’da şimdiki Polonya’nın Gdansk kentinde doğdu (o zaman Alman Birliği idi). 15 yaşındayken annesi babası zehirli mantar yiyip ölünce doğa bilimlerine olan merakı iyice arttı. Hollanda’nın Lahey kentine yerleşip cam üflemeye başladı. Barometreler, altimetreler, termometler imal etti. Bugün kullandığımız cıvalı termometrelerle Fahrenhayt ısı ölçüm tekniğinin mucidi oldu.

Kafası işe de yatkındı. Termometre uzmanlığını 18 yıl boyunca bir ticaret sırrı olarak koruyabildi ama 50 yaşında hem bekar hem de beş parasız olarak öldü.

Bütün dünya 19. yüzyılın ortalarında metrik sisteme geçerken santigrat sistemine de geçti ama Amerikalılar hâlâ sömürgecilik zamanından kalma emperyal sistemde kalmakta inat ediyorlar (Fahrenhaytı onlardan başka sadece Cayman Adaları, Belize, Bahamalar ve Palau kullanıyor). Cezasını da çekiyorlar. 1999 yılında hesap hatasından (emperyal ölçümlerden metriğe geçerken) $125 milyonluk NASA Mars keşif aracı uzayda yok oldu. Her yıl yanlış dozaj ilaç tahsisinden binlerce çocuk hastaneye kaldırılıyor.

Daniel Gabriel Fahrenheit hayattayken çok satamadı ama 2012 yılında 1714’te yaptığı özgün ve imzalı termometresi Christie’s müzayedesinde ₤67.250’ye alıcı buldu. Özel bir koleysiyoner sattı (alıcı gizli). Bunlardan günümüze iki tane daha kalmış, başka yok. İkisi de Hollanda’nın Leiden kentinin Boerhaave Müzesi’nde.