• persembe@persembe.com

Tarihte Bugün Kasım 2019

15 Kasım 2019

9 yıl önce (2010) bugün (15 Kasım), $1.400 maaşıyla $3,2 milyon lüpleyen ve hapiste olması gereken Endonezya’lı vergi memuru Gayus Tambunan mahkemede tenis maçında görüntülenen peruklu adamın kendisini olduğunu itiraf etti.

Gayus leziz rüşvetler karşılığında büyük şirketlerin vergi borçlarını sildi. Bu serveti biriktirirken hakimlere, savcılara ve polise dağıttığı $2 milyon ortaya çıkınca daha önce de tutuklandı ama nasıl olduysa hemen serbest bırakıldı (olayı ortaya çıkaran polis de sonra yolsuzluktan hapse girdi). Ne var ki, olay basına çıkınca rüşvet alanların başka çaresi kalmadı ve Gayus’u hapse attılar (7 ay önce). Hapiste olması gerekirdi ama Jakarta’da yapılan uluslarararası bir tenis turnuvasında tribünlerde peruğuyla görüntülendi.

Gayus bu 7 ay içinde gardiyanlara yedirdiği $40 bin sayesinde tam 68 kez hapishaneden ellini kolunu sallaya sallaya çıktı ve sahte pasaportuyla Singapur’a, Kuala Lumpur’a gezmeye, Makau’ya kumar oynamaya, Bali’ye tenis turnuvası izlemeye gitti. Bali’nin lüks otllerinde eşi ve çocuğuyla tatil yaptı. Bir sürü bankada milyonlarca dolar hesabı, banka kasalarında külçe altınları, evinde şirketlerden aldığı pahalı hediyeler ortaya çıktı. Mahkemede hakime “beni cezalandırmayın, yolsuzlukla mücadele bürosuna başkan yapın, 2 yılda Endonezya’yı tertemiz yaparım” demesine rağmen yemedi. Yasalara göre en az 20 yıl yemesi gerekirdi ama yine devreye dost yargıçlar girdi ve 7 yıl ceza aldı.

Bir yıl sonra yüksek mahkeme kararı bozdu ve cezayı 30 yıla çıkardı. Şimdi Bandung cezaevinde yatıyor. Çok iyi bir aile adamı. Eşine ve çocuklarına cezaevinin yanında ev aldı!

Yolsuzluk bir devletin başındaki en büyük belâdır. Yolsuzluğu yenemeyen devletler hiçbir zaman adam olamadılar. Endonezya bugün Uluslararası Şeffaflık Kurumu’nun yayınladığı Yolsuzluk Algı Endeksi’nde 180 ülke arasında 89. sırada (o zaman 110’uncuydu). Bizim durum da pek parlak değil. 78’inci sıradayız. Algıya endekse gerek yok, iki göz, 10 gram beyin yeter.

14 Kasım 2019

17 yıl önce (2002) bugün (14 Kasım), Bir televizyon kanalı Litvanya’nın Panevezys kentinin kadın hapishanesinde güzellik yarışması düzenledi. Bütün dünyanın izlediği yarışmayı önde bitiren Kristina (21) $1000 kazandı.

İşin başında, bir sürü kanal arasında öne çıkmaya çalışan LNK televizyonu kreatifleri rating uğruna zaten suistimal edilmiş kadın mahkumları kullanıyormuş gibi gözüktü ama sonuç öyle olmadı, herkes kazandı. Yetkililerin biraz tereddütle razı olduğu yarışmayı dünyadan birçok kanal (Güney Kore bile) ve her üç Litvanyalı’dan ikisi TV’leri başında izledi.

Hapishanenin oditoryumunda yapılan yarışmaya kentin ileri gelenleri ve 367 mahkumun 100’ü katıldı (ancak o kadar yer vardı). 17-31 yaşındaki 39 müracaat arasından 8 mahkum finale kaldı (kimisi katil ama çoğu aşk kurbanı). Yarışmaya iki hafta boyunca hazırlandılar. Sahne müthişti. Yarışmacılar, ülkenin en ünlü modacısının tasarımlarını, gelinlikleri, bikinileri, yüksek topukları ve elbette (birer Litvanyalı olarak) diz boyu siyah deri çizmelerle bikinilerinin üzerine giydikleri kürkleri sergilediler.

Litvanyalı TV ve tiyatro sanatçılarıyla birlikte insan hakları yetklililerinin jüriliğini yaptığı yarışmaya halk da telefonla katıldı. İlk üçe ödüller verildi. Onlar da dışardakiler gibi zıpladılar, birbirlerine sarıldılar ve ağladılar. Paralarını serbest bırakıldıklarında aldılar. Bir yıl sonra serbest kalan minnoş Kristina, “bu benim en mutlu günüm, keşke takvimi geriye sarabilseydim” dedi. Inga (31) ikinci oldu ve $625 kazandı. Daha 5 yıl içerde kalacaktı ama paranın dedesine gönderilmesini istedi. Üçüncü olarak $250 kazanan Tatyana yarışmadan sonra diğer finalistlerle birlikte yemekhaneyi birkaç yıl önce ziyaret eden Hindistan güzellik kraliçesinin oturduğu sandalyede oturup resim çektirdiler.

İzleyenler arasından bir gazeteci, “kadın her yerde kadın, kadın her yerde güzel” dedi. Bırakın mahkumları, gardiyanlar bile “yaşadığımızı hissettik” dediler. Finale kalıp da kazanamayan kızlardan birisi bir gün önce tahliye oluyordu, bir gün daha kalmak istedi.

Kötü talih insanların güzelliğini değiştirmiyor. Özgeçmişin içindekiler de insan ruhunu.

13 Kasım 2019

21 yıl önce (1998) bugün (13 Kasım), Başkan Clinton, suçu kabul etmedi ama Paula Jones tarafından açılan cinsel taciz davasını sulhen sonlandırıp “hayatına devam etmek için” $850 bin ödemeyi kabul etti (bu paranın $200 bini Paula’ya gerisi avukatlara gitti). Böylelikle o azil sürecini mahmuzlayan 4 yıllık dava da sona ermiş oldu.

Paula, aynı zamanda bir gömlek fabrikasında kapıcılık yapan bir papazın kızıydı ve bir Arkansas köyünde son derece muhafazakâr bir ortamda büyütüldü. Liseyi zor bitirip ıvır zıvır işlerde çalıştı, sonra 1991’de evlenip kurtuldu (8 yıl sonra boşandı).

Onun anlatıklarına göre, 1991 yılında (Clinton Arkansas valisiyken) bir Valiler Kalite Yönetimi Konferansı’nda bir standda çalışırken onu gören Clinton daha sonra bir eyalet polisini göndererek odasına çağırdı. Odada da pantolonunu indirip oral seks istedi (Paula’nın arkadaşlarına anlattığı birbiriyle tutarsız başka anlatımları da var). Paula olaydan sonra 3 yıl sessiz kalıp 1994 yılında zaman aşımı süresinin bitiminden kısa bir süre önce cinsel taciz davası açtı.

Dava delil yetersizliğinde düştü ama daha sonra Monica Lewinsky skandalının neden olduğu azil sürecinde bol bol kullanıldı. Temsilciler Meclisi’nde başlatılan süreç Senato’da tıkandı ama başkanların kamu görevi dışında maruz kalacakları davalardan muaf olmadıklarına dair mahkeme kararı artık teamül oluşturdu.

Clinton, Paula Jones suçlamasını asla kabul etmedi ve parayı sırf konu kapansın diye vermeye razı olduğunu söylemeye devam ediyor. Paula ise cinsel tacize uğradığını söylemeye devam ediyor. Paula boşandıktan sonra (ona göre) iki çocuğuyla geçinebilmek için Penthouse dergisine çıplak pozlar da verdi. 2016 yılında da Trump kampanyasını destekleyip onla bir konferansta kürsüye çıkıp Hillary ve kocasını kötüledi.

Nerde o eski fotoromanlar…

12 Kasım 2019

1 yıl önce (2018) bugün (12 Kasım), Katar’ın Doha’daki Sidra Hastanesinin resmi açılışı yapıldı. Girişte İngiliz sanatçı Damien Hirst’ün bir bebeğin döllenmeden doğuma kadar evrelerini açıkça gösteren 5-11 metre yüksekliğinde 14 adet heykel var.

$8 milyar harcanarak yapılan hastane ve tıbbi araştırmalar merkezinin gayriresmi açılışı 2013’te yapılmıştı ama heykellerin grafik müstehcenliği Katar toplumunda bir galeyan yaratmış ve protestolara maruz kalmıştı. Yönetim de hemen devam eden inşaatın heykellere zarar vermesini engellemeyi neden göstererek heykellerin üzerini örtmüştü. Aradan 5 yıl geçti ve nedense artık o toplumun büyük bir kesiminin daha makul karşılayacağı düşünülerek heykellerin üzeri açıldı.

Heykeller hasta ve ziyaretçileri hastanenin girişinde karşılıyor ve ismi “Mucizevi Yolculuk”. Yolculuk fetusun rahimde döllenmesinden başlıyor ve 14 metre yüksekliğinde bir yeni doğmuş bebekle sona eriyor. Katar’ın ana rahmini açıkça gösteren bu heykeller herkesin ağız tadına göre değil ama toplumsal bir münazara yaratmayı amaçlıyor.

Aslında düşünülürse toplumsal galeyana yol açacak bir durum olmaması gerek, çünkü dünyadaki herkes ana rahminden çıktı. Doğumun mucizesi her kutsal kitapta var. Bugüne dek da Vinci’nin rahimdeki fetusundan Klimt’in “Umut”una giden sanatsal yolculukta bu mucize hep muhafazakâr bir şekilde betimlenmiş. Bu fikir kabızlığını kıran yerin $20 milyon ödeyerek bir Damien Hirst eseri satın alan Katar olması başlı başına bir mucize. Çocuklara leylek palavraları atmaktan bıkmadık mı?

Doğal gaz zengini Katar son yıllarda sanat piyasasının önemli bir müşterisi oldu. Hastanede başka eserler de var (65 adet). Damien Hirst’e gelince, o bugün İngiltere’nin en zengin sanatçısı. $410 milyon servetiyle İngiltere’nin 405’inci en zengini (ilk binde sadece bir sanatçı daha var). Londra’da 2014 yılında $57 milyona aldığı 18 odalı evinde oturuyor, $233 milyon değerinde sanat koleksiyonu var. En son Las Vegas’taki Palms Oteli’nin geceliği $200 bin olan odalarını dekore etmişti. Bir yandan enerji zengini Arap, öte yandan kumarhane sahibi müşterileriniz olursa sizin de 18 odalı eviniz olur.

11 Kasım 2019

25 yıl önce (1994) bugün (11 Kasım), Bill Gates Christie’s’de yapılan müzayedede Leonardo da Vinci’nin Codex’ini $30.802.500’e satın aldı (bugünün $53,4 milyonu).

1830 yılında yayımlanan Mormonların Kutsal Kitabı 2017’de $35, 1080’de Zeng Gong’un mektubu (Song Hanedanı’nın günümüze kalan tek kitabı) 2016’da $32 milyona satıldı ama bugünün parasına vurulduğunda Codex bugüne dek en yüksek fiyata satılan kitap.

İkiye katlanmış ve her iki tarafına da yazılmış 72 sayfalık kitap 18 tabaka kâğıttan oluşuyor. Leonardo’nun o tipik aynadan okunabilen ters yazıları ve bir sürü şekil ve resim var içinde. O Rönesans dahisinin ilim ve sanatı yan yana getirdiği yaratıcılığında astronomi, dünya, su, coğrafya, fosiller, hava, ışık gibi bir sürü konuda çiziktirmeleriyle dolu.

Leonardo’dan Mikelanj’ın talebesi olan Giovanni della Porta’ya kaldı, ondan da barok zamanının İtalyan ressamlarından Giuseppe Ghezzi’ye geçti. İngiliz toprak ağalarının genç oğlu (Leicester Kontu Thomas Coke) Roma’da gezerken 1717 yılında kitabı ondan satın alıp İngiltere’ye getirdi. Sonra işleri batırdı. Yaptırdığı Holkham Malikhane’sine £90 bin harcadı (bugünün £20 milyonu), sonra dünyanın en çok okunan finansal balonlarından biri olan South Sea şirketinin hisselerini alıp kendi de battı (1719’da halka arz olunan şirketin hisseleri bir yıl içinde ona katlayıp £1.000’e yaklaştı, sonra da sıfıra düştü). Kontluk çocuktan çocuğa geçti ama finansal zorluklar içinde yaşayan sülâlenin Holkham Malikanesi’nde nasıl olduysa Codex satılmadan kalabildi.

Ta ki 1980’e kadar. 1980’de Amerikalı sanayici, petrolcü, yardımsever, sanat koleksiyoneri Hammer Codex’i $5,1 milyona satın aldı (bugünün $16 milyonu). Hammer dağılmış Codex’i toparlayıp özgün haline sokmak ve tamamını İngilizceye çevirmek üzere ünlü tarihçi ve da Vinci uzmanı Dr. Carlo Pedretti’yi tuttu (çalışma 7 yıl sürdü). Hammer 1990’da öldü ve Codex 1994 yılında son kes Bill Gates’in eline geçti.

Bill Gates de kitabı tarattı, her sayfayı dijital olarak görüntüledi ve bazılarını Windows’da ekran koruyucu ve duvar kâğıdı olarak kullandı. Özgün kitabı dünyanın çeşitli kentlerinin müzelerine ödünç vermeye devam etti ve kendi kurduğu Corbis şirketine CD’sini yaptırdı. Corbis bugün Getty Images’ın en büyük rakibi. Leningrad’ın Hermitage Müzesi’nden Londra’nın Ulusal Galeri’sine kadar daha birçok sanat koleksiyonunun dijital haklarına sahip.

10 Kasım 2019

2 yıl önce (2017) bugün (10 Kasım), Wall Street Journal gazetesi, özel yetkili savcı Robert Mueller’in eski Milli Güvenlik Danışmanı Michael Flynn’in Fethullah Gülen’in kaçırılarak $15 milyon karşılığında Ankara’ya iadesini içeren komplosunu araştırdığını yazdı.

Emekli general Flynn, Trump başkan seçilmeden önce Ruslarla yaptığı toplantılar hakkında Başkan Yardımcısı Mike Pence’e yalan söylediği için Beyaz Saray’daki görevinde sadece 23 gün kalabildi.

Bu göreve gelmeden önce, eski Eximbank direktörü İran asıllı Amerikalı Bijan Kian (Bush tarafından atandı) ile ortak olduğu Flynn Intel Group vasıtasıyla lobicilik yapıyordu. Bijan ise bir dönem Ekim Alptekin’in havacılık şirketinde başkan yardımcılığı yaptı.

15 Temmuz sonrası, Ekim Alptekin “kendi cebinden” $530 bin ödeyerek bu lobicilik şirketini Gülen’i araştırması ve Amerikan siyaset ve kamuoyuna ne olduğunu iyi anlatması için tuttu. Bu faaliyetler yürürken, (tesadüfen) Birleşmiş Milletler toplantısı için New York’ta bulunan Berat Albayrak ve Mevlut Çavuşoğlu ile birlikte eski CIA direktörü James Woolsey, Michael Flynn, Bijan Kian ve Ekim Alptekin (o zaman Türkiye ABD İş Konseyi Bşk.) arasında bir yemek yendi.

Ertesi gün Woolsey ve Alptekin bir yemek daha yediler. Woolsey, Alptekin’e “Flynn’le değil benle çalış, ben daha iyi yaparım” dedi ve bunun için $10 milyon istedi. Aradan 7 ay geçti, Woolsey’nin Beyaz Saray’la arası açıldı ve çıkıp bu yemeklerde Gülen’in kaçırılıp İmralı’ya tıkılacağı senaryosunun konuşulduğunu açıkladı.

Sonra da araştırma ve suçlamalar başladı tabi. Mahkeme lobicilik faaliyetinin bir kişi (Alptekin) değil bir devlet (T.C.) tarafından yaptırıldığını söyleyerek gerekli kaydın yapılmadığını iddianameye yazdı. Gülen’i kaçırma komplosu iddianameye girmedi ama kamuya karşı bol bol kullanıldı.

Çok boyutlu hikâye. İşin içinde Trump’ devirme uğraşından İsrail’in Kıbrıs güneyindeki doğal gaz kaynaklarına, Trump’ın avukatı Giuliani’den Sarraf’a ve daha bilmediğimiz birçok karakter var. Bilinen her şey artık internette var, oku oku bitmez. Bilinmeyenler ise hep daha ilginç kalacak.

9 Kasım 2019

36 yıl önce (1983) bugün (9 Kasım), dünyanın en büyük bira üreticilerinden birinin CEO’su ve Hollanda’nın en zengin adamı Alfred Heineken kaçırıldı. 35 milyon gulden fidye (bugünün $30 milyonu) ve 21 gün sonra serbest kaldı.

Bira işini 1864 yılında Alfred’in dedesi kurdu ama sonra sahipleri değişti. Alfred Heineken’da işe 17 yaşında başladı ve 1971 yılında CEO olduktan sonra (48 yaşındayken) hisseleri satın alıp sadece yerel olarak bilinen markayı dünyanın en büyüğü haline getirdi.

$8 milyarlık servetiyle hep fidyecilerin odağında oldu. Nitekim beş azılı ve silahlı fidyeci onu aylarca izleyip 9 Ekim akşamı onu ve şöförünü ofisinden çıkarken toparlayıp bir kamyonete atarak kaçırdılar ve Amsterdam dışında ses geçirmez duvarlarla inşa ettikleri hücrelere tıktılar.

Fidyeciler bu işe çok iyi hazırlanmışlardı ve müthiş plânları vardı. Bu plânlarla şirketin 4 ayrı para birimiyle hazırladığı 35 milyon gulden değerindeki 100 kiloluk torbayı polise bir otobandaki bir rögara attırmayı becerdikten sonra parayı alıp Hollanda usulü bisikletleriyle tüydüler. Polis kısa bir süre sonra hücreleri buldu ve Heineken ve şöförünü kurtardı. Daha sonra fidyecilerin gömdükleri parayı da buldular (dörtte biri gitmişti).

Çete lideri Van Hout ile kayınbiraderi Fransa’da yakalanıp Hollanda’da yargılanarak hapsi boyladılar. Serbest kaldıktan sonra Van Hout bir restorandan çıkarken başka bir çete tarafından kurşun yağmuruna tutulup öldürüldü. 2019’da onu öldürtenin kayınbiraderi olduğu ortaya çıktı, şimdi müebbet hapiste. Bir diğer fidyeci 12 yıl yiyip çıktıktan sonra bir gümrük memurunu öldürüp bir 10 yıl daha yedi. Dördüncü fidyeci hapisten Paraguay’a kaçtı, orada yakalanıp iade edildi, hapis cezasını bitirip çıktıktan sonra 2018 yılında bir banka aracını soyarken yakalanıp tekrar içeri girdi. Beşinci fidyeci 9 yıl içerde kalıp çıktı, İspanya’da uyuşturucu kaçakçılığı yapıp Panama’ya tüydü ve 10 yıl sonra yakalandı.

Alfred Heineken ise 1989’a kadar CEO’luğa devam etti. 1995 yılında ölene dek de yönetim kurulu başkanı olarak kaldı. Bugün Heineken’ın 70 ülkede 165 fabrikası, 250 markası, 73 bin çalışanı var.

8 Kasım 2019

Bugün 8 Kasım, acaba sekiz sözcüğünün çağrıştırmasından mıdır (en azından Türkçe konuşulan yerlerde), bu tarihin manşetlerini hep seks konusu süsledi.

12 yıl önce bugün (2007) Almanya’nın üniversite kenti Tübingen’de 31 yaşındaki bir banka müdürünün seks karşılığı kredi verdiği kadının ailesini susturmak için 3 yılda banka müşterilerinin hesaplarından €520 bin yürüttüğü ortaya çıktı. 3 yıl önce bankaya giren kadın kredi başvurusu yapmıştı ama finansal durumu buna pek müsait değildi. Müdür seks karşılığında ona bu iyiliği yapacağını söyledi ve ilişki 3 yıl boyunca devam etti. Ta ki aile şarlayana dek. Müdür yürüttüğü paraların €70 binini kadına vermiş, €40 bin kendine almış, gerisini de kendisini tehdit eden aile fertlerine yedirmişti (kadının ailesi). Aile doymayınca her şey ortaya çıktı.

10 yıl önce bugün (2009) 20 yaşındaki güzel Geisy Arruda iki hafta önce Sao Paulo’nun hemen dışındaki üniversitesine mini pembe eteğiyle gidince kovulmuş, alenen ahlâksızlıkla suçlanmış ve gazetelere manşet olmuştu. İki gün önce hakim Rodrigo Campos, Bandeirante Üniversitesi’ni Geisy’ye $23.800 tazminat ödemeye mahkum etti. Geisy bugün okula döndü (biraz daha uzun bir etekle).

8 yıl önce bugün (2011) Fransız mahkemesi eski FIA (F1’i düzenleyen Uluslararası Otomobil Federasyonu) başkanı Max Mosley’nin katıldığı sadomazoşist bir seks partisinde çekilmiş fotoğraflarını yayınladığı için dedikodu gazetesi News of the World’ü özel hayatın gizliliğini ihlâl etmekle suçlayıp Mosley’e €7 bin, mahkemeye de €10 bin ödemeye mahkum etti. Partileriyle meşhuR Mosley artık kapanmış olan gazeteden daha önce de tazminat almıştı.

Aynı gün, bu kez İngiliz mahkemesi, cinsel taciz kurbanlarının kiliseden tazminat alabilmelerinin önünü açmak için Katolik papazların da sadece birer memur olduklarına hükmetti.

Yine aynı gün, sıkı Katolik bir ülke olan Polonya’da parlementoya ilk kez transseksüel bir kadın ve açıkça eşcinsel olan bir erkek girdi. Onlar bir siyasi parti olan Palikot Hareketi (tercümesi: “senin hareketin”) vekilleriydiler. PH o yıl oyların %10’unu alıp üçüncü parti oldu ama artık parlementoda değil (barajın altında kaldı).

3 yıl önce bugün (2016) ise müzik dergisi Rolling Stone, “Kampüste Tecavüz” başlıklı yazısı yüzünden Virginia Üniversitesi’ne $3 milyon tazminat ödemeye mahkum edildi. Dergi 2 yıl önce, bir kampüs partisinde toplu tecavüze uğradığını iddia eden Jackie’nin hikâyesini yazmıştı. Hikâyenin kızın eski sevgilisinin ilgisini çekmek için uydurduğu tam da bir hikâye olduğu ortaya çıktı.

Yaşasın seks! Olmasaydı ne okuyacaktık?

7 Kasım 2019

6 yıl önce (2013) bugün (7 Kasım), ABD maliyesi (IRS – Milli Gelirler İdaresi) kimlik hırsızlarına 2012 yılında toplam $4 milyar vergi iadesi yapıldığını açıkladı. Bu iadelerin 655 tanesi Litvanya ve 343 tanesi Şangay’daki tek bir adrese yapıldı. Bulgaristan ve İrlanda’dan da bol bol iade alan çıktı. Amerikan kentleri arasında da başı Miami çekti ama Orlando’daki tek bir adrese de 580 iade gitti.

Açıklama yapacaklarına gidip o adreslere bakmıyorlar mı diyeceksiniz, haklısınız. Bakmasına bakıyorlar da kimlik hırsızlarının kullanığı yöntemler her yıl daha da gelişiyor. Bir yandan onlar, öte yandan IRS, müthiş ilerlemeler kaydettiler ama kimlik hırsızlığı ile vergi iadesi alma sahtekârlığının önüne bir türlü tam olarak geçilemiyor.

IRS binlerce ajan ve müfettiş çalıştırıyor, her yıl yarım milyon kişiyi yakalıyor, 2 milyon sahte iade dosyasını tespit ediyor ve neredeyse $12 milyarlık sahte iadenin yapılmasını durduruyor ama vakaların sayısı azalmıyor. Hırsızlar özellikle çocuklar, yaşlılar, öğrenciler, az kazananlar, tutuklular ve hatta ölüler gibi vergiye tabi olmayan nüfusu hedef alıyor (2011 yılında 1.451 bebeğe ve 19.102 ölüye vergi iadesi gitti). Kimliği çalınanlar çok daha sonra, ancak vergiye tabi olup da IRS’e vergi formlarını gönderdiklerinde bunun farkına varıyorlar.

IRS vergi iade işinde çok sevecen. Sitelerinde 10 vergi iade talebinin 9’unu 21 gün içinde yanıtladığını söylüyor. Litvanyalılar, Bulgarlar ve Çinliler iyi okumuşlar.

6 Kasım 2019

17 yıl önce (2002) bugün (6 Kasım), Beverly Hills mahkemesinin jürisi ünlü aktris Winona Ryder’ı pahalı moda mağazası Saks Fifth Avenue’den $5.560 değerinde giysi yürütmekten suçlu buldu.

Winona 12 Aralık 2001’de mağazaya girdi, 20 kadar parça (elbise, vs.) toparladı (bunların sadece dördünün parasını ödedi), sonra soyunma odasında bunların güvenlik etiketlerini getirdiği makasla kesmeye başlayınca güvenlik görevlisine yakalandı. Yakalanınca görevliye “Yaptığım için özür dilerim ama yönetmenim bir mağaza hırsızlığı sahnesi için hazırlanmamı istemişti” dedi.

Dava Aralık 2002’de sonuçlandı. Üç yıl gözaltında kalmak şartıyla tahliye edildi ama 480 saat kamu hizmeti vermeye, $3.700 ceza ödemeye, Saks Fifth Avenue’ya da $6.355 geri vermeye ve psikolojik rehberlik görmeye mahkum edildi. Zaten çocukluğundan kalma psikolojik sorunları vardı ve bu olay onu Hollywood’dan 4 yıl uzak tuttu. Hırsız sözcüğünün o büyük H damgasını vicdanında ömrü boyunca taşıyacak ama artık eski hayatına döndü.

Eski hayatında hızlıydı. Johnny Depp’ten Christian Slater’a, Matt Damon’dan Rob Lowe’a kadar daha birçok yakışıklıyı eskitti. Rusya ve Romanya’dan ABD’ye göç etmiş Yahudi bir ailenin çocuğu (ama sonra baba ateist, anne budist olmuş). Aile isimlere takmış. Kendi soyadları değiştirmişler (Horowitz), Winona’ya da oturdukları yerin ismini vermişler. Göbek ismi Laura, arkadaşları olan yazar Aldous Huxley’nin eşinden, sahne ismi Ryder da babanın sevdiği rock şarkıcısından alınma. Kardeşine Yuri Gagarin’in ismini vermişler.

ABD’de mağaza hırsızlığı yılda $10 milyara, Saks Fifth Avenue’ya ise $7 milyona mal oluyor. Ossun, Winona’nın şimdi $18 milyonu var.

5 Kasım 2019

12 yıl önce (2007) bugün (5 Kasım), bittiğinde dünyanın en yükseği (208 m.) olacak olan $290 milyonluk Büyük Pekin Dönme Dolabı’nın inşaatı başladı. Bu dev dönme dolabın yeri 2008 Olimpiyat Oyunları için seçilen yerlerden biri olan Chaoyang Parkı idi. Eğer tamamlanabilmiş olsaydı, Singapur’un 165 metrelik dönme dolabını geçip dünyanın en yükseği olacaktı (Singapur’un liderliği fazla sürmedi, şimdi en yüksek döner dolap Las Vegas’ta).

Olimpiyat oyunlarının başlamasından bir hafta önce açılması plânlanmıştı ama olmadı, tasarım sorunları yüzünden açılış önce 2009’a, daha sonra da 2010’a ertelendi. 2010 Mayıs’ında ise yapan şirket iflâs edince proje rafa kaldırıldı.

Eğer bitirilebilseydi, 198 metre çapındaki bu dev dönme dolapta her biri 40 yolcu taşıyabilecek 48 adet havalandırmalı kabin olacak (1920 kişi kapasiteli) ve saatte her biri 20’şer dakikadan 3 tur atarak (5760 kişi) saatte $48 bin kazanacaktı.

Elektrikli ikmal vasıtaları sayesinde yolcuların dönme dolap hiç durmadan inip bileceği şekilde tasarlanan bu teknoloji harikasından temiz ve güneşli bir havada Pekin’in kuzeyindeki dağlarda salınan Çin Seddi bile gözükebilecekti. Hayal oldu. Şimdi o parkta halka kapatılmış olan metruk inşaat sahasında Çin ördekleri geziyor.

4 Kasım 2019

53 yıl önce (1966) bugün (4 Kasım), şiddetli yağmurlar sonucunda taşan Arno nehri o güzelim Floransa kentinde 101 kişiyi öldürdü, 20 bini evsiz bıraktı ve bugünün parasıyla $7 milyar değerindeki sanat eseri ve kitabı mahvetti.

Yılda 16 milyon turistin ziyaret ettiği ve €3 milyar harcadığı, Rönesans çağının kültür başkenti Floransa bir UNESCO Dünya Mirası Sit Alanı. Yedi asırda biriken bir sanat eseri hazinesine sahip olan kentten kimler geçmedi ki; da Vinci, Mikelanj, Makyaveli, Galile, Botticelli, Brunelleschi, Vespucci ve diğerleri.

Bir başka Floransalı Dante Arno nehrine “lânetli ve uğursuz hendek” derdi. Arno 1177, 1333, 1557 ve 1540’da taşıp kente cehennemi yaşatmıştı (1333’teki yine 4 Kasım’da!) ama ders alınmamış olacak ki 1966’da olacaklara yine kimse hazır değildi. Saniyede 4 bin m3 akan nehir kentin sokaklarına saniyede 850 bin litre su boşalttı. Ne elektrik, ne telefon ne de içecek su kaldı. Telef olan hayvanların leşleriyle dolan sokaklar birer lâğım ve çamur deposu haline geldiler. Sokaklarda 6,7 metreye kadar yükselen su dükkanları, müzeleri, antik kiliseleri, kütüphaneleri ve 14 bin sanat eseriyle birlikte 3 milyon nadir kitap ve evrağı mahvetti. Uffizi de Ponte Vecchio’da yıkımdan nasibini aldı.

Olayın ardından, sokaklarda biriken 600 bin ton çamur, moloz ve pisliği temizlemek ve zarar gören sanat eserleriyle kitapları restore etmek için aralarında UNESCO’nun da bulunduğu birçok kurum ve kişi yardıma koştu. Picasso bir resmini müzayedede satıp $105 bin gönderdi. O sıralar Elizabeth Taylor ile Richard Burton’un oynadığı Shakespeare’in Hırçın Kızı’nı (Taming of the Shrew) çekmekte olan Floransa’lı direktör Franco Zeffirelli hemen kente dönüp bir belgesel yaptı. Bu belgeselden sağlanan $20 milyon da kente verildi. Yardım için dünyanın dört bir yanından kente gelenlere  “Angeli del Fango” (çamur melekleri) ismi takıldı.

Şimdi ders alınmış gibi. Nehir yatağı genişletildi, duvarlar güçlendirildi ve kent yakınlarına bir baraj yapıldı. Taşkının bir faydası da oldu. Eski sanat eserlerinin korunması ve restorasyon tekniklerinde müthiş ilerlemeler kaydedildi.

3 Kasım 2019

5 yıl önce (2014) bugün (3 Kasım), New York’taki 11 Eylül 2001 saldırısında yıkılan Dünya Ticaret Merkezi’nin yerine inşa edilen One World Trade Center (1 WTC veya “Özgürlük Kulesi” açıldı.

1 WTC, inşaat maliyetleri baz alındığında dünyanın 10. en pahalı binası ($3,8 milyar). Dubai’deki Burj Khalifa (hâlâ dünyanın en yükseği) bile $1,63 milyara mal olmuştu. Bina, arazinin de sahibi olan yerel ulaşım dairesine ait (Port Authority of New York and New Jersey). Uzun vadede bile kâr etme ümidinden çoktan vazgeçtiler, ama konu para değil. Önemli olan o faciadan sonra insanların yaşama ve yeniden inşa etme şevkini sembolize edecek bir şey yapmaktı. Biz yine de ünlü Alman şair Heinrich Heine’nin sözlerini hatırlayalım: “Eğer birisi konu para değil diyorsa bil ki konu paradır.”

 104 katlı (aslında içinde 94 kat var) 1 WTC bugün dünyanın 7., batı yarım kürenin en yüksek binası. Mimarı, Dubai’deki Burj Khalifa ve ABD’nin 2. en yüksek binası olan Chicago’daki Willis Tower’ı tasarlayan Skidmore, Owings & Merrill. Binada 40 bin ton çelik (20 bin araba yapar), 13 bin ton beton (bir kentin 4 bin bloğuna kaldırım yapar) ve 20 stadyumu kaplayacak kadar cam kullanıldı. 26 bin kişi, 8 yıl boyunca çalıştı. Saatte 37 km. hız yapabilen 71 asansör var. 104. kata 1 dakikada çıkabilirsiniz.

11 Eylül saldırıları nedeniyle bina müthiş güvenlik önlemleriyle yapıldı ve şimdi dünyanın en güvenli binası sayılıyor ama pek de öyle değil. Açılışından 4 ay sonra 16 yaşında bir çocuk işçi kıyafetiyle binaya bir delikten girip, asansör görevlisinin yardımıyla 88. kata çıkıp, oradan da uyuyan güvenlik görevlisinin yanından damdaki antene ulaştı ve 2 saat boyunca selfie çekerek internetten yayınladı.

Açılıştan bir yıl önce de, aralarından birinin inşaatta işçi olduğu üç kişi aşağıya paraşütle atlamışlardı. Şimdi tepedeki gözlem katına $32 ödeyerek çıkabilirsiniz. Oradaki barda bir içki içmek isterseniz daha büyük banknotlar çıkarmanız gerek. Eğer bardan çıkıp lüks restoranda yemek yemeğe kalkarsanız zengin olmanız gerek.

2 Kasım 2019

24 yıl önce (1995) bugün (2 Kasım), yıldız bono işlemcisi Toşihide Iguçi’nin işlemlerinde 12 yıl boyunca $1,1 milyar tutan kayıpları gizlediği ortaya çıkınca Japonya’nın büyük Daiwa Bankası ABD’den kovuldu.

Iguçi Japonya’da doğup 19 yaşındayken geçici bir iş için orada bulunan babasını ziyaret etmek amacıyla New York’a gitmişti. Gidiş o gidiş. Üniversiteye yazıldı ve bunu finanse etmek için bir Chevrolet bayisinde pikap satıcılığına başladı. Okul bittikten sonra dünyanın en büyük 20, Japonya’nın da en büyük 10 bankasından biri olan Daiwa’da menkul kıymetler saklama departmanında işe girdi ama bono işlemleri de yapmaya başladı.

1983’te $70 bin kaybetti, sonra bu kayıpları telafi etmek için daha büyük oynamaya başladı ve kayıplar elbette devasa boyutlara ulaştı. Bu kayıpları 12 yıl boyunca gizleyebildi, çünkü Daiwa arka ofisle ön ofis arasında bir ateş duvarı inşa etmemişti ve Iguçi bölümün başına kadar yükselebildiği için kendi pisliğini halının altına süpürebiliyordu (12 yılda 30 bin sahte işlem dekontu). Bu arada Daiwa bazı lisanslarında düzensizlikler yaptığı için Federal Reserve’den teftiş yedi ve müfettişler Iguçi’nin pisliklerinin farkına varmadılar. Daiwa’nın ağzına da “sakın bir daha yapma” diye biber sürüldü ve iş orada kapandı. Bu süreçte Japonya Finans Bakanlığı da müfettiş göndermişti, o da bir şey bulamadı.

Kayıplar $1,1 milyara ulaşınca Iguçi tırstı ve başkana mektup yazıp yaptıklarını itiraf etti. İki hafta sonra Daiwa durumu Japon Finans Bakanlığı’na bildirdi. Bakanlık Daiwa’ya durumu 2 ay daha saklamalarını söyledi, çünkü o süreçte iki banka batığı açıklayacaklardı. Ne var ki, Daiwa’nın Amerikalı hukuk danışmanları olayı hemen açıklattılar.

İguçi hemen tutuklandı ve cezaevinde neo-Nazi bir cezaevi çetesi olan Aryan Kardeşliği’nin kurucularından George Harp, azılı bir mafya tetikçisi olan Greg Scarpa ve Hamas liderlerinden Abu Marzuk ile dostluk kurup içerdeyken hayatı hakkında kitap yazdı. Japonya’da liste başı oldu (daha sonra George Harp hakkında da bir kitap çıkardı). 1997 yılında duruşması sonuçlandı ve dört yıl ve $2,6 milyon cezaya çarptırıldı.

1999’da serbest kalıp Atlanta’ya taşındı ve kitap yazmaya devam etti. 2007’de de koltuğunun altına sönmüş Amerikan rüyasını alıp Japonya’ya döndü.

Daiwa, Barings Bank gibi değildi. Çok parası vardı ve hem borçları hem de ABD’de yediği $340 milyon cezayı ödedi. Elbette saygınlığını kaybetti ve üst düzey yöneticileri de istifa etmek zorunda kaldılar (bankaya da $775 milyon ödemeye mahkum edildiler). Daiwa 2 Kasım’da kovulunca tüm ABD operasyon ve varlıklarını $3,3 milyara Sumitomo’ya satıp bir daha da ABD’ye geri dönemedi. Hatta uluslararası emellerinden de vazgeçip Japonya’ya odaklandı. Halbuki birkaç ay önce Sumitomo ile birleşme plânları yapıyorlardı.

Bütün bu süreçte Standard & Poors lütfedip Daiwa’nın notunu A’dan BBB’ye düşürdü (hâlâ yatırım yapılabilir).

1 Kasım 2019

219 yıl önce (1800) bugün (1 Kasım), ABD’nin başkentinde ABD başkanlarının ikâmetgâhı ve çalışma ofisi olarak tahsis edilen Beyaz Saray’ın inşaatı tamamlandı ve ülkenin 2. Başkanı John Adams oraya taşındı.

İlk başkan Washington’un ikâmetgâhı New York’taydı. Kısa bir süre sonra, ülkenin başkenti olarak belirlenen Washington DC henüz inşaat halinde olduğu için 10 yıllığına geçici başkent olarak tahsis edilen Philadelphia’ya taşındı. Philadelphia kalıcı olarak başkent olmak istiyordu. Onun için de başkanın o gün oturduğu yerden birkaç blok öteye çok daha büyük bir başkanlık sarayı inşa ettiler ama Başkan Washington oraya taşınmayı reddetti.

1792’de başlayan Beyaz Saray inşaatı bitince, 1797’de başkanlığa seçilen John Adams hemen oraya taşındı. Philadelphia’daki başkanlık ikâmatgâhı otel oldu (1832’de de yıkıldı). Boşa yapılan başkanlık sarayı da artık Pennsylvania Üniversitesi.

Beyaz Saray için tasarım yarışması açılmış ve 9 mimar katılmıştı (biri de isimsiz katılan 3. Başkan Jefferson). İlk başkan Washington İrlandalı mimar Hoban’ın tasarımını seçti. 8 yıl süren inşaat $232 bine mal oldu (bugünün $4,7 milyonu). Başta oranın ismi Beyaz Saray değildi (başkanlık sarayı, köşkü, evi gibi isimleri vardı). 1812’de başlayan savaşta İngilizler, başkanlık sarayı da dahil olmak üzere Washington DC’de birçok binayı yaktılar. Daha sonra yeniden inşa başladığında yangın izlerini yok etmek için her yer beyaza boyanınca “beyaz saray” ismi yapıştı.

Orada kalmak bedava ama başkanlar yiyip içtiklerini ödemek zorundalar. Yiyecek, içecek, kuru temizleme, hijyen gibi kişisel masrafları yıllık $400 binlik maaşlarından düşülüyor.

Zemin kat küçük bir AVM gibi. Çiçekçi, marangoz, kapalı havuz ve dişçi var. Ne yapsınlar, dişçiye gidecek vakitleri yok ki. Pek özel yaşamları da yok. Eğer başkanla eşi kavga ediyorlar veya fanfinfon yapıyorlarsa gizli servisin bu durum için bir kod adı var: “Bosna sorununu tartışıyorlar”.

Birçok başkan Beyaz Saray’ı borca batırmış. En kötüsü Clinton idi. Oradan ayrıldığında borç $10 milyona çıkmıştı (7 kişilik jakuzi yaptırmıştı – ne yapsın, ekip kalabalık: Hillary, Monica, Juanita, Leslie, Paula, Kathleen, Gennifer).

Beyaz Saray gerçekten büyük. 6 kat, 132 oda, 36 banyo, 412 kapı, 28 şömine, 8 merdiven, 3 asansör. En son değerlemede fiyatı $400 milyon çıktı. Zaten sadece bakım için yılda $1,6 milyon harcanıyor.