ŞŞŞŞŞŞ, YAVAŞ KONUŞ

Ali Perşembe
16 Ocak 2011, Milliyet

Yıl 1888. Yer A.B.D.’nin Pennsylvania eyaletinin en büyük kenti, Pittsburgh. Alkollü içki satan barların ruhsat ücretleri on misli artırılıyor. Akabinde yüzlerce bar kapanıyor. Kate Hester çetin ceviz bir kadın. Bu ücretleri ödemeyi reddediyor. Yasaklara karşı geliyor ve barını gizlice işletmeye devam ediyor. Gece uzayıp alkolün etkisi sesleri yükseltmeye başlayınca müşterilerini “Şşşşşşş! Yavaş konuşun!” diye uyarıyor ki basılmasınlar. “Yavaş konuş” lâfı zamanla yayılıyor Pittsburgh’da ve artık ruhsatsız barların ismi haline geliyor.

Zaten 1840’lardan beri Metodistlerin başını çektiği bir “ılımlılık” hareketi var (aynı tabiri bize de yakıştırıyor yabancılar son yıllarda). Yavaş yavaş bir çok eyalettte içki yasakları devreye giriyor. Eyaletler artık birbirlerinden “kuru”, “ıslak” diye ayrıştırılıyor. 1890 – 1920 arası Birleşik Devletler tarihinde “İlerici Çağ” diye biliniyor. İlericilerin etkisi gittikçe artıyor. İçki satan barlara karşı husumet zirvede. Önce “Anti-Meyhane Cemiyeti”, sonra “Hristiyan Kadınlar Ilımlılık Birliği” ve hatta en sonunda “Yasaklar Partisi” (evet, bir siyasi parti) gittikçe güç kazanıyor. 1917’ye gelindiğinde Kongre’deki kuruların sayısı ıslakları ikiye katlıyor. Almanya’ya savaş açılmış. Kurular, savaş yıllarında gerekli tahılın alkol üretimi gibi üretken olmayan amaçlarla kullanılmasını sebep gösterip tüm ülkeyi kapsayan alkol yasağı çıkartmaya çalışıyor. Çabalar  sonunda meyve veriyor. 1920 yılında yasa çıkıyor (halbuki savaş çoktan bitmiş) ve 1933 yılına kadar sürecek içki yasağı devri başlıyor. Artık içki üretmek, nakletmek, satmak (satın almak değil), depolamak yasak. 16 Ocak gece yarısından itibaren tüm demlendiriciler, mayacılar, imbikhaneler, fabrikalar, barlar, meyhaneler kapanıyor. Toplum temizleniyor.

Temizleniyor, barlar meyhaneler kapanıyor da bir gecede “yavaş konuş”ların sayısı patlıyor. Yasaklar Amerikan tarihinin en berbat kokteyli haline geliyor. İçki işi merdiven altına giriyor, mafyanın, organize suç örgütlerinin işi haline geliyor. Her gece bir bar basılıyor, her gece sayısız gangster tutuklanıyor. Ama iş o kadar kârlı ki, gangsterler polisi besliyor ve imparatorluklarını yaşıyorlar. Baskınlar üç gün önceden haber veriliyor. “Yavaş konuş”ların sayısı 30.000’i geçiyor. Yasaklar öncesi Cleveland kentinde 1.200 yasal bar varken yasaklar sırasında 13.000 “yavaş konuş” türüyor. New York’un sahibi Sicilyalı gangster Şanslı Luciano. Chicago’nun sahibi Al Capone. O kadar güçlü ki, “Ben yasal bir iş yapmıyorum, yaptığım işe nasıl yasal vergi getirirsin,” diye maliyeyi kovuyor. Yasakların yürürlükte olduğu on dört yıl içinde makineli tüfeklerin öldürdüğü insan sayısı alkolün tarih boyunca öldürdüğü insan sayısını katbekat geçiyor. 1921 yılında alkole bağlı ölümler %80 azalırken suç örgütlerine bağlı ölümler sekize katlıyor. Evlerde alkol üretiliyor. Karaborsa gürle. Sadece makineli tüfekler değil, saf alkolle yapılan zehir gibi ruhsatsız içkiler de adam öldürüyor.

Zamanın başkanı Hoover, yasaklar devrine “ulvî deney” diye hitap ediyor ama tarih bize bu deneyin nelere mal olduğunu açık açık anlatıyor. Yasaklar sadece karaborsa ve suç örgütleri değil, siyasi yozlaşma da yaratıyor. Hem de nasıl! Alkolü yasaklayabilmek için siyasiler anayasayı değiştiriyorlar. Çünkü anayasa dua etmek, düşündüğünü söylemek, istediğini yemek içmek gibi bireysel özgürlükleri korumak için yazılmış. Bununla kalmıyor, anayasanın emrettiği nispî temsil sistemini de göz ardı ediyorlar. Büyük nüfuslu kentler genellikle “ıslak” eyaletlerde. Kongredeki “kuru” çoğunluk, nüfus sayımının hesaba katılmasını 1929 yılına dek engelliyor. Sonuçta bu ulvî deney feci bir şekilde sınıfta kalıyor.

Osmanlı’da da benzer şeyler olmamış mıydı? Süleyman Ağa’nın Paris sosyetesine tanıştırdığı ve tüm Avrupa’da Türk hayranlığını zirveye taşıyan “Turqerie” modasının merkezindeki kahve bile toplum ahlâkının en büyük muhribi ilân edilmemiş miydi? Sultanahmet’teki kahvehaneler, serbest düşüncenin, sosyal etkileşimin ve yaratıcılığın merkezi haline geldiklerinde sarayı endişelendirip fesat yuvaları sıfatıyla kapatılmamışlar mıydı? O da bir deneydi. O da ulvî bir şekilde sınıfta kaldı.

Ne mi kaldı geriye bu toplum ahlâkının yılmaz savunucularının icat ettiği yasaklardan? Merdiven altı. Karaborsa. Düşen vergi gelirleri. Rüşvet. Suç örgütleri. Siyasi yozlaşma. Sosyal tükeniş. Kısacası, yasakların zarar verdiği şey, hep korumayı amaçladığı şey oldu.

Adem’le Havva’da yasaklanmıştı. Ellemeyin o elmayı dendi onlara. Dinlemediler. Bakın nerde buldular kendilerini. Dinleselerdi şimdiye bu perişan, bu berbat yerküreyi adımlayacağımıza hepimiz cennet bahçesinde olacaktık.

Yok yok! Tarih tekerrür etmez. Biz bardağa dolu tarafından bakalım. Birleşik Devletler’de on dört yıl süren yasaklar bize muhteşem bir hediye verdi. Caz!