OTOMOBİL UÇAR GİDER…

Ali Perşembe
13 Mart 2011, Milliyet

Hayatta elde etmeyi hayal ettiğimiz her şey, ulaşmak istediğimiz her yer, görmek istediğimiz her kişi bizden uzakta ve biz… oraya otomobille gidiyoruz.

Dünyanın en pahalı benzininin kullanıldığı ülkemizde trafiğe çıkan araç sayısı her geçen gün artıyor. Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre Aralık 2010’da 91 bin 744 taşıt trafiğe girdi. 2010 yılının toplamında 930 bin 603 aracın trafik kaydı yapılırken, 151 bin 700 aracın da trafikten kayıtları silindi. Böylece trafiğe kayıtlı araç sayısı geçen yıl 778 bin 930 adet artarak 15 milyon 95 bin 603’e ulaştı. Bu rakam, on yıl öncesinin iki misli. 2010 yılında Türkiye’de 760 bin 913 yeni binek ve hafif ticari araç satıldı.

Bu rakamlar sadece ülkemize mahsus değil. Bütün dünyada sayıları gittikçe artan mega kentlerde trafiğe çıkan araç sayısı her dakika artıyor. “Otomobil, gittikçe yalnızlaşan, agresifleşen ve kendi içine gömülen kent ve banliyo insanlarını çevreleyen bir zırh, bir koruyucu kalkan haline geldi,” diyor ünlü Kanada’lı düşünür, eğitmen, sözbilimci, iletişim kuramcısı Marshall McLuhan. “Otomobil artık onsuz kendimizi çıplak, sudan çıkmış balık gibi ve eksik hissettiğimiz bir giyim eşyası oldu.”

Bir başka büyük düşünür, teknoloji ve bilim filozofu, Amerikalı tarihçi Lewis Mumford daha trajik bir şekilde ifade ediyor bu insanlık dramını: “Ulusal çiçeğimiz betondan yapılmış bir yonca yaprağı oldu,” diyor. Halbuki ilk yazılarında iyimserdi Mumford. İnsan kabiliyetine sonsuz güveni vardı. İnsan ırkının elektriği, ilmi, teknolojiyi ve toplu iletişimi insanlık için daha iyi bir dünya inşa etmek için kullanacağına inanıyordu. İnsanı hayvandan ayırt eden özelliğin alet, yâni teknolojiyi kullanma kabiliyeti değil, dil ve semboller aracılığıyla iletişime geçme yeteneği olduğuna inanıyordu. Sonra ne olduysa oldu ve kötümser oldu. Otomobil bize yeni işaretler ve yeni semboller tanıştırdı. Arkamızdaki otomobildeki kişinin sabırlı olmasını isteyip önümüzdeki otomobildekine küfür etmemize, her yavaş gidene geri zekâlı, her hızlı gidene manyak dememize, camdan eli kolumuzu çıkartıp ilginç işaretler yapmamıza yol açtı.

Benim çocukluğumda “kar günleri” yoktu. Kar yağdığında okullar tatil edilmezdi. Çünkü okul yakındı ve okula yürüyerek ya da bisikletle giderdik. Ne kadar kar yağarsa yağsın, her öğrenci, her öğretmen o gün okula gelirdi. Babalarımız yolda yürürken karşı kaldırımdan geçen tanıdıkları şapkalarını çıkartarak selamlarlardı. Şimdi sokaktaki kimseyi tanımıyoruz. Hatta şimdi tanıdıklarımızın bazılarını bilgisayar ekranları dışında hiç görmediğimiz bir zamanda yaşıyoruz. Benim neslim bile manavla, berberle, bakkalla ve bıçak bileyici ile sohbet ettiğimiz semt sokaklarında yetişti. Şimdi otomobilimize binip söküğümüzü diktirmek, makineden çıkmış plastik hamburgerleri yemek, kilosu 600 dolara gelen mısırın patlamışının satıldığı mini salonlarda film seyretmek, çocuklarımızı odalarına tıkan teknolojik ıvır zıvırı satın almak için otoparkında park edecek yer ararken yeni öğrendiğimiz dili ve işaretleri kullandığımız AVM’lere gidiyoruz.

Niye şişmanız? Çok yediğimiz için mi? Hayır. Yürümeyi unuttuğumuz için. Bırakın sokakta, yürüyen merdivende bile yürümediğimiz için. Belimdeki o aşk tutamaklarımın annesi otomobilim. Körfez savaşında Kuveyt’i ateş topa çeviren petrol kuyusu yangınlarının mÜsebbimi Saddam mı? Meksika Körfezi’ni cehenneme çeviren Deepwater Horizon faciasının sorumlusu BP mi? Alaska kıyılarında milyonlarca canlıyı öldüren Exxon Valdez, Cape Town’da penguenleri katleden Castillo de Bellver, Trinidad ve Tobago’da turizm sektörünü yerle bir eden Atlantic Empress, Fransa’nın Bretagne sahillerini siyaha boyayan Amoco Cadiz tanker facialarının kabahatlisi kaptanlar mı? Hayır. Bizleriz. Kibrit almaya otomobille giden bizler. Alttan ısıtmalı, koltukları deri kaplı, her öğlen yıkanıp parlatılan, arazi görmemiş arazi araçlarıyla AVM otoparklarında yanlamasına park eden bizler. Asfalttaki yağmur çukurunda dört çeker vitesine takan bizler. Ülkemizin yollarında 10 yılda 45 bin kişiyi kaybeden bizler. Mobilite ve kişisel hürriyet uğruna tek başımıza kullandığımız otomobillerimizde işe gidip gelmek için harcadığımız saatlerin kaybettirdiği ekonomik verimlilik milyarlarını görmezden gelen bizler.

Başımıza bu işi Henry Ford sardı. Dünyada tanrı oldu sonra da cennete gidip tanrıya sordu: “Kadını yarattığında aklın neredeydi? Bir sürü hata var tasarımda. Sağında, solunda, önünde arkasında çıkıntılar var. Çok ses çıkartıyor. Bakımı çok zahmetli ve pahalı. Devamlı yeni boya ve cilâ istiyor. Ayın yarısında çalışıyor, yarısında çalışmıyor. Arka tampon çok sallanıyor. Yakıt deposu küçük. Farlar canı isteyince yanıyor. Çok masraflı!”

“Hmmm… diye düşünür tanrı. Bekle bir bilgisayarıma danışayım.” İki dakika sonra döner, elindeki çıktıda istatistikler. “Sen hatalı diyorsun ama benim rakamlarıma göre benim icadımı kullanan erkek sayısı senin icadını kullananlardan kat kat fazla!”

Yine de unutuyoruz. Bu dünyada bugüne dek hiçbir ağaç bir otomobile çarpmadı. Onun için biz başladığımız cümleye dönelim. Aslında hayatta elde etmeyi hayal ettiğimiz her şey, ulaşmak istediğimiz her yer, görmek istediğimiz her kişi yanı başımızda. Otomobile gerek yok.