KUTSAL KÂSE

Ali Perşembe
Aralık 2010, CNBCE Perşembe’nin Gelişi

12 havarisi ile yediği son akşam yemeğinde, İsa peygamber o mayasız hamursuz bayramı ekmeğinden bir parça koparır ve havarilerine “İşte bu benim size adadığım bedenim,” der. Yemek sonrasında havariler şarap kadehini elden ele geçirirken de, “Bu kadehin içinde de sizin için akıttığım kanım var,” buyurur. Artık bundan sonra Hristiyan aleminin kutsal ayinlerinde ekmek, Hazreti İsa’nın bedenini, şarap da kanını temsil edecektir. Ama şarabı yudumladıkları o kutsal kâse 2000 yıldır çözülemeyen esrarın hep odağında kalacaktır.

Belki de İsa’nın amcası olan zengin ve erdemli Yahudi Aramatyalı Yusuf, Roma İmparatorluğu’nun Yahudiye eyaletinin valisi Pontius Pilatus’tan İsa’nın cansız bedenini isteme cesaretini gösterir. Yusuf, İsa’nın bedeninin gece boyunca çarmıhta asılı kalmasını istemez ve onuruna lâyık bir cenaze töreni ile gömülmesini arzular. Ama bunu yaparak Yahudi yasalarına karşı gelmiştir, çünkü asılan suçluların onursuz bir şekilde gömülmeleri gerekmektedir. İsa’nın cansız bedeni kaybolduğunda, bundan Yusuf sorumlu tutulur ve tutuklanarak bir mağaraya hapsedilir. Ama bu sırada Yusuf, İsa’nın damlayan kanını o kutsal kâseye koymuştur. İsa mağarada ölüme terkedilen Yusuf’a görünür ve onu kutsal kâsenin koruyucusu olarak görevlendirir. Yusuf, kendisine hergün bir güvercinin getirip kutsal kâseye koyduğu küçük bir kâğıt helva sayesinde mucizevi bir şekilde sağ kalmayı becerir ve M.S. 70 yılında dirilen İsa tarafından serbest bırakılıp sürgüne gider. Sonunda kendisini İngiltere’nin Somerset eyaletinin Glastonbury kasabasında bulur ve ilk Hristiyan kilisesini kurarak oranın baş azizi olur. Kutsal kâse oralarda bir yerde saklıdır ve Kral Artur’un şövalyeleriyle başlayan bir arayışın ve insanlık tarihinin en çok aranan hazinesi haline gelir.

Bir efsane. Doğru veya değil. Hatta Churchill, “Siz boşverin, inanın işte. İnanmak daha iyi,” demişti. Ama 2000 yıllık bu efsane sadece kahraman şövalyelerin arayışında kalmıyor. 2000 yıldır piyasa oyuncuları o kutsal kâseyi arıyorlar. O piyasaların sırrını çözecek, o piyasayı yenecek, o kalabalığı altedecek, o sizi finans aleminin kralı yapacak kutsal formülün peşinde herkes. Trading sistemleri, algoritmalar, yüksek matematik, komplike endikatörler. Var mı kutsal kâse? Bulunabilir mi?

Kral Artur şövalyelerini, iç muhalefet ve dış tehditlerle sallanan kalesi Camelot’u ancak kutsal kâsenin kurtaracağı inancıyla bu arayışa sürüklemişti. Ama bu alegorik hikâye yatırımcıların içinde bulunduğu çıkmazla paralellikler taşımıyor mu? Yatırımcılar da o sihirli formül arayışında, kendi bireysel iç sorunlarına çare olarak dışardan bir çözüm aramıyorlar mı? Keşke daha iyi bir sistemim olsa. Keşke daha iyi bir makine, bir yazılım. Daha iyi data, daha iyi aracı kurum, daha az komisyon. Sanki rengini değiştirince endikatör daha iyi çalışacak.

Disiplinsizlik, bilgisizlik, plânsız, programsız yaklaşım. Riski anlamamak, yönetememek. Hırsa, korkuya mağlup olmak. Hepsi içsel sorunlar değil mi? Dış bir mucizeyle çözülmesi bekleniliyor. İşler kötü gidince kabahat başkasında, piyasada. Anlaması güç. Bu piyasa 3 yöne gidebilir. Ya yukarı, ya aşağı, ya da yan. Başka bir ihtimal yok. Grafikten çıkıp boşlukta, bir başka boyutta dolaşmayacak. Trilyonda bir ihtimali olan piyango bileti almayı beceriyoruz ama sadece 3 ihtimali olan bir oyunda, birisi gerçekleştiğinde apışıp kalıyoruz.

Ortalık finansal analist dolu. Bu işi bu kadar iyi biliyorsa niye hâlâ orda çalışıyorlar sorusunu sormuyor, alıp satmak için ağızlarının içine bakıyoruz. Yeter ki bizim düşündüğümüzü teyit etsinler. Eğer almaya niyetliysem, bir de analistim al dediyse, oooh gel keyfim gel. Ama neler diyorlar. Aracı kurumumdan yorum geliyor, yol haritası veriyor bana; a, b, c plânıyla:

  1. A)     söylentide al haberde sat
  2. B)     tersini yap
  3. C)     ikisini birden yap
  4. D)    hiçbirini yapma

“Pardon?” diyorum. “Duruma göre,” diyor. “Ne durumu?” “Bak!” diyor, “40’ı geçerse 50’ye gider.” “İyi de 50’ye gitmesi için zaten 40’ı geçmesi lâzım değil mi?” diye sorduğumda, “Piyasa iç dinamikleriyle hareket ediyor,” diyor. “Ne demek yâni?” diyorum. “Eğer dış dinamik olsaydı Bernanke’nin toplantısını bekleyecektik,” diye yanıtlıyor. “Ya 8 milyar dolarlık konut balonu krizini ıskalayan birinden medet ummak biraz tuhaf değil mi?” diye soruyorum. “Ama piyasa öyle algılıyor,” diyor. Nasıl ölçeceğiz bu algılamayı.

Hava durumu gibi. Sevgili Gökhan Abur anlatıyor. “İstanbul’luları uyarmak istiyorum. Bugün fırtına ve kuvvetli yağış var. Hava oldukça soğuk. Termometre 5 dereceye kadar düşecek. Hissedilen sıcaklık 2 derece.” Hissedilen sıcaklık? Hissssedilen sıcaklık? Bayağı bilimsel. Nasıl ölçüyorsunuz?

Aslında piyasa algılaması da aynı şey. Kim ölçüyor?, Kim biliyor. Piyasa! Binlerce katılımcısı olan bağrış çağrış içinde bir pazar yeri. Salı pazarı gibi. Salı mı dedin, sat mı dedin? Sat mı? Sat, sat, saaat, saaaat!!! Ne yâni pencereden mi atlayacağız? Hayır ama, bu havada mal alana deli derler. Al mı dedin? Al, al. Aaal, aaaaal! Binlerce katılımcı. Sanki onlar biliyor mu ne yaptıklarını da biz bilelim. Bilseler bile, dakika başı karar değiştirecekler. Öyleyse biz neyi tahmin etmeye çalışıyoruz. Ne yaptığını kendisinin bile bilmediği bir kakafoni. Piyasa! O nereye gittiğini bilmiyor, ama biz nereye gideceğini tahmin etmeye çalışıyoruz.

Aslında bu fuzuli uğraşı Keynes çok iyi gözlemlemiş. Diyor ki: “Bu, piyasa yönünü tahmin etme uğraşı, gazetelerde ara sıra rastladığımız en güzel kızı seçme yarışmasına benziyor. Seçmeye çalıştığımız en güzel kız değil, kalabalığın, çoğunluğun en güzel kız diye seçeceği adayı bulma uğraşı.”

Tam anlamaya çalışırken bunu, telefonum çalıyor. Analistim arıyor. “Önemli bir fırsat var,” diyor. Anlatıyor. “RSI 80’e vurmuş, ama MACD hâla negatifte. Fiyat kazanç oranları 30’a çıktı ama pozitif uyuşmazlık var. Piyasa değeri defter değerinin 20 mislinde ama Fibonacci %38,2 düzeltme seviyesine vardık. 115’teki destek kırıldı ama 200 günlük hareketli ortalama daha çok aşağıda. Piyasa kuvvetli ama aşağı riskler var. Düşüş olası ama çıkış potansiyeli var. Eksen doğuda, sorun Avrupa’da. Avrupa Birliği, Akgiray, Babacan, Berlusconi, Bernanke, Buffett, Durmuş Yılmaz, Erdoğan, Fannie, Freddie, Fed, future, forward, Geithner, Goldman, Hüseyin Erkan, Madoff, Merkel, Mobius, opsiyon, Roubini, Sarkozy, Soros, Strauss-Kahn, Tobin, Trichet, varant, VOB, BDDK, BOJ, ECB, EPDK, İMF, SMS, SPK, TTK, S&P, SOS, ABS, SBS, bla, bla, bla, bla, bla, bla.” Aslında farkında değil. Bana diyor ki: “Bu piyasa ya yukarı gideeeer, ya da aşağı.”

Ben yıkılınca da, “Ya bunlar çok karmaşık geliyorsa sana fon satayım” diyor. “Enfes bir fonum var: Premium dengeli ama esnek özel birikim uzun vadeli kumbara karma turuncu kamu dış borç djıst fbıst emanet likit ana para korumalı eurobond fonunu tavsiye ederim. 3 Şubat – 17 Nisan arası %17 getirdi, Altından iyi.” “Ondan önce ne getirdiydi?” diye soruyorum. Daha önce başka bir fonmuş, 3 Şubat’ta iç tüzüğü ve ismi değişmiş.

Kafamın iyice karıştığını sezinleyince “Beğenmediysen gel seferberliğe katılalım. Bizim otoparkçı Kamil yüzde sıfır nokta beşini halka açıyor, ona yazılalım” diyor. “Nasıl iyi midir, doğru mudur Kamil?” diye soruyorum. “Ya sana ne, nasıl olsa öbürgün satacağız,” diyor. “Ya şimdi seçimler meçimler…. ben hisse senedi piyasasına girmekten korkuyorum,” diyorum. “Korkma!” diyor… “Zamanlama çok iyi. Deli gibi büyüyoruz. Enflasyon, deflasyon, depresyon ve resesyon yok,” diyor. “Notumuz artacak, Bankalar adres değiştirecek, İstanbul finans merkezi oluverecek.” Endikatörün rengi değişecek, daha iyi sinyal verecek.

“E sen kutsal kâseyi bulmuşsun, niye hâlâ orda çalışıyorsun?” diye soruyorum. Fısıldıyarak cevap veriyor. “Geçen sefer yanılmıştım, bu sefer de yanılırım diye korkuyorum” diye itiraf ediyor.

2005 Ağustos’unda yaptığı veda konuşmasında Fed’in eski başkanı Greenspan de varlık fiyatlarındaki şişmenin nedenini, yatırımcıların üstlendikleri risk karşılığında giderek daha düşük risk primlerini kabul eder hale gelmelerinde bulmuş; bu şişmenin yarattığı likiditenin birdenbire kuruyabileceği uyarısında bulunmuştu. Aslında konut piyasası balonunu iki yıl önceden tespit etmişti ama neden bir şey yapmadı? Çünkü 1996 yılında yaptığı o meşhur “Irrational exuberance” yâni “mantıksız coşku” veya “oransız taşkınlık” konuşmasının ardından piyasalar onu feci şekilde yanlış çıkarmıştı. Partinin havasını bozanı kimse sevmez.

Greenspan’in Keynes’çi olmamasına rağmen Keynes’çi hareket edip faizleri düşük tutma politikası, halefi Bernanke’ye de miras kaldı. Krizlerin faili olarak piyasaları görmek yerine, burnunu onun işine sokmadan piyasanın balonları ve panikleriyle doğal yolunda ilerleyip bankısterlerle, hırslı yatırımcılara ve bol keseden borçlananlara derslerini vermesine izin verselerdi, belki de bu olanlar olmazdı. Balonlar şişerken düşük faizlerle körüklemek, patlayıp çökerken müdahele edip, ortalığa para saçıp, kurtarma plânları icat ederek ahlâki çöküntü yaratmaktan başka hiçbir şey beceremediler ve ne yazık ki… şimdi de aynı şeyi yapıp bir sonraki krizin temellerini atıyorlar.

Onlar bulamadı, biz de kutsal kâseyi hiçbir zaman bulamayacağız. Öyleyse bize ne yapmak düşüyor? Çok basit: Bir yandan spekülatif aşırılıklarımızı törpülemeyi öğrenmeye çalışırken, öte yandan piyasa yükselişinin ne zaman spekülatif aşırılık ne zaman sürdürülebilir olduğunu çok zor tespit edebileceğimizi hep aklımızın bir tarafında hazır tutmalıyız. Bu ilkeyi hatırlarken, şunu da unutmayın: Boğa piyasası denen şey… her yatırımcının kendisini bir finans gurusu olarak gördüğü zamandır.