İSTATİSTİKLER NE ANLATIYOR?

Ali Perşembe
4 Kasım 2010, CNBCE Perşembenin Gelişi

Çok değil, bundan 25 yıl önce, daha Berlin Duvarı dimdik ayakta dururken CIA uyduları Moskova’nın otuz bin metre üzerinde tur atıp Rusların doları devirerek Amerikan rüyasına son vermek için ne dolaplar çevirdiklerini anlamaya çalışırlardı.

Her taraftan veri yağıyor. İngiltere yeni oto tescilleri, Avustralya perakende satışlar, Japonya Merkez Mankası Guvernörü Tokyo Ekonomik Forum’unda konuşuyor, Fransa satın alım müdürleri endeksi, Euro bölgesi satın alım müdürleri endeksi geliyor. İsviçre döviz rezervleri, İsviçre tüfe, İngiltere Merkez Bankası faiz kararı, İngiltere varlık alımı hedefi, ABD tarım dışı üretkenlik, ABD birim başı işçilik maliyetleri, ABD zincir mağaza satışları endeksi açıklanacak.

Bizde dün TÜİK enflasyon verileri açıklandı. Bugün Çırağan Sarayı’nda Ekonomist’in “Değişim Sürecinde Türkiye” isimli yuvarlak toplantısı var. İlginç bu “değişim süreci” lafı. Sanki değişim dediğimiz şey sürekli bir şey değil. Sanki başka zaman değişmiyoruz. Sanki hayat duruyor. Ara sıra değişim süreci geliyor, hemen bir yuvarlak masa toplantısı, sonra hayat yine duruyor.

Daha TCMB para politikası istatistikleri, TCMB para ve banka istatistikleri, TCMB kur ve faiz istatistikleri, TCMB yurtdışı yerleşik kişilerin mülkiyetindeki menkul değer istatistikleri gelecek. Yarın Devlet Plânlama Teşkilatı yurtdışı yerleşik kişilerin mülkiyetindeki menkul değer istatistiklerini bekliyoruz.

Teşkilat! Bu Arapça kelime sıkışmış kalmış dilimizde. Milli İstihbarat Teşkilatı, Polis Teşkilatı, Devlet Plânlama Teşkilatı – Teşkilatı Mahsus-a… Ne bu İttihat ve Terakki Cemiyeti toplantısı mı? Bir de Heyet-i Mahsusa-i Ticariyye vardı. Himaye-i Etfal cemiyetinin fukaralarına bulgur, zeytin, şeker dağıtırdı.

Yine yarın kamu kesiminde sosyal harcama istatistikleri, KİT’lerin ve birliklerin alım yaptığı tarımsal ürün fiyat istatistikleri, aracı kuruluş istatistikleri, yatırım ortaklıkları istatistikleri açıklanacak.

İstatistikler, istatistikler. Belki de istatistik istatistikleri. Bilmem rastgeldiniz mi? Bir akşam şovmen David Letterman her dört kişiden üçünün nüfusun %75’ini oluşturduğunu anlatmıştı!

Biz de her derbiden önce iki takımın geçmişte 119 maç yaptığını, bunun 32 sini bir takımın, 40 ını diğerinin kazandığını, 47 maçınsa berabere bittiğini inceliyor, daha sonra da bu tamamıyla gereksiz bilgiyle maç sonunu tahmin etmeye çalışıyoruz.

Ne anlatıyor bu istatistikler? İstatistikçilere sorarsanız çok önemli şeyler var rakamların arkasında. Örneğin, belden aşağınız derin dondurucuda, belden üstünüz de fırında duruyorsa istatistikçilere göre oda sıcaklığında rahat rahat oturuyorsunuz demektir. Yine onlara göre, ortalama bir insanın bir göğsü ve bir testisi var.

Ama Einstein’a sorarsanız (bu Princeton üniversitesi’ndeki ofisine astığı işarette yazıyordu) nasıl her önemli şey sayılamazsa, her sayılan şey de önemli değildir.

Bu rakamlar yağmurunun bize bir şeyler ifade etmesi gerek. İşimize yaraması gerek. Televizyon tarihinin en çok izlenen talk show programının sunucusu Oprah Winfrey bir istatistiksel araştırma şirketinin zenci kadınların belli bir yaştan sonra kalçalarının biraz fazla büyüdüğü hakkında raporunu görünce “Kaç para aldı bunlar, bana sorsaydınız söylerdim” diye feryat etmişti.

Efendim ölümcül kazalar bayram tatillerinde artıyormuş. Bu “ölümler savaşlarda artıyor” demek gibi bişey. En önemli trafik istatistiklerinden biridir. Kazaların %65’i eve yakın bir yerlerde oluyormuş. Elbette öyle olacak, hergün Japonya’ya gitmiyoruz ki.

Buyrun bir de okyanuslardan yakın. İstatistik: Köpek balığı saldırı rakamları. Saldırılan erkek sayısı kadınların 12 misli. Yorum: Köpek balıkları erkek sever. Keşke saldıran köpek balıklarının kaçta kaçının erkek olduğunu da bilseydik. İstatistikçiler ordan köpek balıklarının cinsel tercihlerini de yorumlayabilirlerdi.

Zaten başımıza iş açan bu yorumlama dürtüsü değil mi? Siz rakamlara işkence yapın, istediğiniz şeyi itiraf edeceklerdir. Rakamlar her şeyi ispat edebilirler. Gerçeği bile! Rüyalar gibi. Rakamlar da arzularımızın gerçekleşmesini sağlar.

Piyasalar da bu arzular üzerine inşa olmuş. Bütün hafta açıklanacak bir veriyi bekliyoruz. Gelecek veri hakkında bir sürü tahmin yapılıyor. Sonra bu tahminler üzerinde bir konsensus oluşuyor. Sonra veri açıklanıyor. Beklenenden iyi veya kötü. Piyasalar deliriyor. Sonra etki bitiyor. Ekonomistler bize verinin niye bekleneden daha iyi veya kötü geldiğini anlatıyorlar. Geldikten sonra tabi. Sular duruluyor. Sonra bir sonraki veriyi beklemeye başlıyoruz. Piranhalar gibi. Suya bir ekmek atıyorsunuz. Ortalık fokurduyor. 5 dakika sonra süt liman.

Bilmem hiç gitme fırsatınız oldu mu? Ben birkaç kez Şikago ve New York borsalarını izlemeye gittim. Hep merak etmişimdir. O televizyonlarda gördüğümüz kargaşayı, ortalığın toz duman oluşunu, traderların birbirlerini tepeleyişlerini. o gürültüyü, o kakafoniyi. Yalan. Her gittiğimde hayal kırıklığına uğradım. herkes dolaşıyor. Çıt çıkmıyor. Millet nerdeyse uyuklayacak. Sonra birden bire bir şey oluyor. Piranhalara üşüşüyor. Fokur fokur fokur…Bağrış çağrış. 5 dakika sonra yine süt liman.

Ünlü düşünür Aaron Levensteın istatistikleri bir bikiniye benzetir. Gösterdiği kısımlar seksidir, ama sakladıkları ise hayati. Belki de üzerimize hergün yağmur gibi yağan rakamlara bu gözle bakmak gerek.

Bakın dün enflasyon verileri açıklandı. TÜFE’de aylık değişim %1,83, yıllık değişim %8.62! Lokanta ve otellerde artış %1,08, Vallahi benim gittiğim lokantadaki artış pek de %1,08 değil. Gıdada şu kadar, alkolde bu kadar, ev eşyasında o kadar. Vallahi benim aldıklarım öyle değil. Benim aldığım domates %168 arttı. Benim aldığım taze fasulye %72 arttı.

Başka bikinilere bakalım. Geçen hafta Hazine finansman programını açıkladı. Rapora göre ortalama borçlanma maliyeti 2009 yılında %11,6’dan 2010 ocak-ekim döneminde %8,2’ye gerilemiş. Memnun edici bir istatistik. Bu bikininin gösterdiği yer. Raporun geri kalan kısmına bakalım. 2010 yılında tahminen 195 milyar TL borç ödemesi yapılacak. Bunun 48 milyarı faiz ödemesi olacak. Yâni ödemenin %25’i faize gidecek. Nerde kaldı %8 borçlanma maliyeti?

Aslında rakamlarda istediğiniz hikayeyi bulabilirsiniz. İyi hikaye istiyorsanız iyi, kötü istiyorsanız kötü. İlkönce pembe resim çıkartalım. Cari açık diye ağlayıp duruyoruz. Dünya bankası verilerine göre hollandanın kişi başı milli geliri 40,715 dolar. Bizimki 13,905. Ama Credit Suisse’in ekim ayında yayımladığı dünya servet raporuna göre kişi başı düşen borç Hollanda’da 147 bin dolar. Bizimkisi 3724 dolar.

Aynı rapordan rakamlarla biraz oynayalım. 1 milyon doların üzerinde serveti olan kişi sayısı Amerika’da 10 milyon, bizim yedide bir nüfusuma sahip Yunanistan’da 80 bin, bizde 45 bin kişi var. Rakamı 100 bin dolara düşürürsek, Amarika’da 84 milyon, Yunanistan’da 2 buçuk milyon, bizde 2 milyondan az kişi var.

Bizde yetişkinlerin %14’ünün serveti bin doların altında. Bu oran Japonya’da sıfır. Serveti 100 bin doların üzerinde olanların nüfusa oranı bizde %4 iken Japonya’da %51.

Mesela TÜİK bize Tüketici Güven Endeksi’nin %90’a yükseldiğini söylüyor. Ama merkezi Londra’da bulunan uluslararası düşünce kuruluşu Legatum Institute tarafından yapılan ve 110 ülkenin yer aldığı refah listesi’nde Türkiye 80. sırada yer alıyor. Özbekistan, Makedonya, Namibya, Vietnam bizden üstte. Ortalama hayat memnuniyeti kategorisinde 110 ülke arasında 78nci sıradayız. Toplumun kendi içinde kurduğu sosyal etkileşim ağları ve sosyal birliktelik olarak tanımlanan sosyal sermaye kategorisinde 108 inciyiz. Sondan üçüncü. Nerede kaldı güven endeksi.

Beni en çok acıtan Credit Suisse’in listesi. Dünyada 1 “milyar” doların üzerinde serveti olan 1000 kişi var. Bunların 490’ı Amerikada. 10 milyon doların üzerinde servet sahibi 850 bin kişi var. Dünyada 1 milyon dolardan fazla serveti olan 25 milyon insan yaşıyor. ve ben… bu listede yokum. Siz bu listenin neresindesiniz?

Ah bu istatistikler. İnsanın canını acıtıyor. Zaten Stalin söylemişti. Bir kişi ölürse bu bir trajedidir. Ama 1 milyon kişi ölürse sadece bir istatistik. ama istatistikler kendiniz için düşünmenizin önünde engel olmamalı. Sağduyunun önüne geçmemeli. Yoksa ne kadar akıllı olduğumuz ortaya çıkar. Sezara benzeriz. İrlandalı oyun yazarı Bernard Shaw’un, Sezar ve Kleopatra isimli oyununda Sezar ne diyordu? “Ben o kadar akıllı değilim ama etrafımdakiler o kadar aptal ki başarılı gözüküyorum.” Ama merak etmeyin, Fransız romancı Gustave Flaubert düzeltiyor: “Mutluluğun 3 şartı: aptal, bencil ve sağlıklı olmaktır. Yalnız bunların içinden aptal olmayı çıkartırsanız diğerleri işe yaramaz.”