HİNDİ DÖVMELİ KIZ EMPIRE DINER’DA

Ali Perşembe
27 Mart 2011, Milliyet

Yarın İstanbul’a geri dönüyorum. Bugün Pazar. Manhattan’da koca bir günüm var. 09:30’da Leila ile buluşacağım. Empire Diner’da. Kızımın gönderdiği paketi teslim etmek için. Montreal’de okurken tanışmışlar, ben tanımıyorum. Leila orada bir lounge işletiyormuş. Kızım okurken müdavimiydi. Leila 30 yaşındaymış. Kızımdan 9 yaş büyük.

Günü uzun yaşamak istiyorum. 06:45’te elimde New York Times’ın bilmem kaç yüz sayfa Pazar gazetesini koltuğumun altına alıp cam kenarına yerleşiyorum. Empire Diner daha bomboş. Okkalı bir kahvaltı ısmarlıyorum. Kahve fincanım boşalıyor dolduruluyor. Dünya önümden akıp gidiyor. Bir gazeteye dalıyorum, bir caddeye. Okuduklarım kıpır kıpır ediyor içimi. Tanımadığım düşüncelerle tanıştırıyor beni, kışkırtıyor. Sonra dönüp camdan seyrediyorum katmer katmer akan insan selini. Ellerinde kâğıt kahve bardakları, bond çantalar, şemsiyelerle koşuşturan insanlar. Neredeyim ben, kimim ben.

Hoş, havalı bir kız giriyor içeri. Güzel bir ceket, sade bir makyaj, mor bir paşmina. Çözüp paşminasını tam karşımdaki koltuğa yerleşiyor. Boynunda bir dövme var. Tam karşımda. Gözüm ara sıra ona gidiyor. Rahatsız etmemek için kaykılıyorum biraz. Ama olmuyor, yine gözüm kayıyor. Onunki de kayıyor. “Sen de benim gibi sabahçısın galiba?” diye uvertürü yapıyor. “İstanbul’da bunu yapamıyorum,” diyorum. “Ben yaptım Yeniköy’de,” diyor ve Türkçe’ye dönüyoruz. “Ama insanları değil, balıkçı kayıklarını seyrettim.” Bundan daha iyi açılış mı olur. Çok konuşacak şey var. İstanbul’u konuşuyoruz. Annesi Türk, babası Kanadalı imiş. New York Times masamın üstünde bayatlıyor. Caddedeki kalabalığın bizden haberi yok.

Artık benim masamda. Boynundaki dövmeyi şimdi seçebiliyorum. “Niye hindi?” diye soruyorum. “O benim Türkiye ile aşk ve nefret ilişkimin bir sembolü,” diye yanıtlıyor. “Hiç Türkiye’de oturmamış bir Türk olarak benimle Turkey diye dalga geçenlere karşı bir manifesto,” diyor. “O zaman aşıksın benim gibi Türkiye’ye. Nefret kısmını anlamadım,” diyorum. “Aşığım Türk’lere” diyor, “ama itiyorlar beni.”

Uzun uzun anlatıyor. Kalbinin Boğaz için, balık için, hummus için, Çiçek Pasajı için, Mısır Çarşısı için, Bodrum için, bakkal için, karmaşa için, o arlanmaz kadercilik, o dostluk, o insanlar için nasıl attığını. Sonra buruşuyor suratı. Yıkanmayan, tüküren, kavga eden, özür dileyemeyen, okumayanların nasıl ona battığını yakarıyor. “İyi ama bu bir eğitim sorunu, zaman alacak,” diyorum. “Hayır,” diyor. Çok kesin bir hayır. Tartışmaya açık değil. “Eğitimlisi daha beter,” diyor. Küstahlık, kabalık, ukalâlık, yapmacıklık, doyumsuzluk, sonradan görmelik, duyarsızlık… sayıştırıyor. “Eğitimlisi daha beter.”

Saat 09:15. İçtiğim kahveler sıkıştırıyor. Özür dileyip lavaboya gidiyorum. Ayna bana ben ona bakıyorum. Mutluyum ama mutsuzum. Neredeyim, kimim ben. Bu kız nereli, kim bu kız. Sabırsızlanıyorum geri dönmek için masaya. “İzledim seni lavabodan çıkarken,” diyor. “Ben daha arkasından gelene kapı tutan Türk görmedim. Haydi söyle bakalım hangi eğitimli yapıyor?” “Bilmiyorum. İzin verirsen birisini aramam gerek.” Leila’nın numarasını tuşluyorum. Hindi dövmeli kızın telefonu çalıyor. Gülüşüyoruz.

Kızımı konuşuyoruz. Sonra biraz Montreal’i. Biraz ailemi, İstanbul’u. Biraz Türk annesini, lounge hayatını. Biraz anlarmış gibi oluyorum kim olduğunu. Garip bir sevinç kaplıyor içimi. Ben neredeyim, kimim diye sorarken sanki hastane odasını paylaşan bir yoldaş bulmuşum gibi. Ama kestiremiyorum neyi paylaştığımı. Mutluluğumu, aşkımı, özlemimi mi Boğaz’a yoksa acımı, kaşıntımı, alerjimi mi? Dövmesini kaşıyor. Siyah ojeli parmakları hindinin üzerinde öyle bir baskı koyuyor ki, kestirmek mümkün değil. Okşuyor seviyor mu, yoksa dövüyor tırmalıyor mu?

Saatine bakıyor. Bugünlük bu kadar Türklük yeter der gibi. Neden 09:30’u beklediğimi hatırlayıp çantamdan çıkarıyorum kızımın gönderdiği küçük paketi. Hemen önümde açıyor. Mektup zarfı büyüklüğünde, 5 santim derinliğinde bir teneke kutu. Paşminası gibi mosmor. Üzerinde gezdiriyor ince uzun parmaklarını. Hediye paketinden çıkacak şeyi görmeye sabırsızlanan küçük bir çocuk gibi heyecanlanıyorum. Saniyeler geçmiyor. İşte! Açıldı kapak sonunda. Antika İstanbul kartpostalları çıkıyor içinden. Görmüştüm Asmalımescit’te bir yerlerde. Okşuyor onları şefkatle, anne gibi; sonra geri hapsediyor kutunun içine, Gestapo gibi. El sıkışıyoruz. Paşminası yine boynunda. Biraz sonra uçacak Montreal’e.

Biliyorum işim bitmedi hindi dövmeli kızla. Eminim daha çok kez yollarımız kesişecek.