FİNANSAL DENEYLER

Ali Perşembe
27 Ocak 2011, CNBC-e

Üç merkez bankalı trendedir. Karşılarında bir dünya güzeli. Bana her biriniz 1 dolar verirseniz size omzumu göstereceğim der güzel. Hepsi çıkarır verir ve… 10 dolar verirseniz bacaklarıma bakabilirsiniz. Hepsi 10’ar dolar verir. Şimdi de 100’er dolar verirseniz size estetik olduğum yeri göstereceğim. Bankacılar heyecanla 100 dolarları da sökülürler. Kız pencereye gider ve “işte karşıda der, şahane bir hastaneydi”. Tarih de böyle finansal bozgunlarla dolu. Bakalım birkaç tanesine.

Yıl 301. Roma İmparatoru Diocletian bir fermanla fiyatlara ve maaşlara tavan uygulaması başlatıyor. Uymama cezası ölüm. Ferman, imparatorluğun her tarafında taşlara kayalara kazılıyor. Sonuç facia. Kimse üretmiyor, kimse çalışmıyor. İmparator alay konusu oluyor. Müstakbel diktatörlere bir öneri. Saçmalıklarınızı asla taşlara kazımayın, sonsuza dek gülerler adama.

1200’lü yıllar. Her hükümet fakirden alır, zengine verir. Kral John tersini yapmaya kalkıyor. Şövalyelere ve soylulara vergi koyuyor. Bir anda kendine düşman on bin Robin Hood yaratıyor. Şövalye desteği kalkınca tüm kuzey Fransa topraklarını kaybediyor. O aşağılayıcı Magna Carta’yı imzalamak zorunda kalıyor. Sonunda kafayı sıyırıp dizanteriden ölüyor.

Yüzyılın sonu. İlhanlıların başında Gayhatu var. Gayhatu Moğolca’da “hayret verici” demek. Memleket iflâs etmiş, bir virüs salgınında tüm hayvanlar telef olmuş. Hayret verici Gayhatu, hayret verici bir çözümle geliyor. Kâğıt para. Bu sertifikaları kabul etmeyenin kafasını keserim diyor. Zaten keşfeden patronu Kubilay Han. Ama Gayhatu’nun, Kubilay gibi konvertibilite ve sermaye kontrolleri gibi konulara kafası basmıyor. Ekonomik kaos sürüyor, Gayhatu tahttan indirilip idam ediliyor.

Fiyat moratoryumları zaten abullabut bir şeydir, ama bir de kuşatma anında uygularsanız, vay halinize. Yıl 1584. Hollanda kurtuluş savaşı. Parma Dükü Farnese, Antwerp’i kuşatmış. Ama kente hâlâ denizden gıda ve silah yardımları ulaşabiliyor. Ama sonra kent idaresi müthiş bir karar alıyor ve fiyatları donduruyor. Öyle olunca kaçakçılar gıda ve silah tedariğini durduruyorlar. Antwerp kendi kendini kuşatmış oluyor. Bir yıl sonra da teslim oluyor.

Geldik 1590’a. Osmanlı’ların bozguna uğratıldığı İnebahtı zaferinden sonra 14 yıl geçmiş. Venedik ekonomisi çöküşte. Vergiler, harçlar, moratoryumlar, tarifler… Ortaya Marco Bragadini denen bir adam çıkıyor. Alkemist. Dükalık ona sarılıyor. Bütün imkânlar serferber ediliyor. Ne isterse veriliyor. Yeter ki her şey altına dönüştürülsün. Tabi olmuyor. Marco, ne zamandır peşinde olan Dük William’ın yanına Münih’e kaçıyor. Ama yeni Papa 14. Yalancı Gregor onu aforoz ediyor ve idamını istiyor. Eh… Dük William karşı gelir mi? Venedik senatosu mu? Oturup karar alıyor: “Bu olay hiç yaşanmadı.”

Birkaç yıl sonra. 1626. Hollandalılar Canarsee yerlilerine 60 gulden değerinde ıvır zıvır verip Manhattan adasını satın alıyorlar. Kazık yiyorlar, çünkü yerliler orada oturmuyor bile. Ama ödedikleri 60 gulden bugünün 700 dolarına eşit. Başka bir ileri görüşlü pazarlıkta, Surinam karşılığında adayı İngilizlere veriyorlar. Bugün… Surinam’ın ekonomisi 3 milyar dolar, Manhattan’ın değeri 1 trilyon.

1791’deyiz. Washington hükümeti ilk merkez bankasını kuruyor. Ama demokratlar bu kurumdan nefret ediyorlar. Çok fazla güç sahibi, çok az insana yarıyor ve yolsuz. 1811’de esas sözleşmeyle belirlenen süreyi uzatmayıp bankayı kapatıyorlar. Amerika 1812’de İngiltere ile savaşa giriyor. Parasız savaşılmaz. Para yok, çünkü banka yok. Savaştan sonra Amerika tarihinin ikinci merkez bankası kuruluyor. Zaten o da yaşatılmıyor. Fed üçüncü.

Yıl 1793. Fransız ihtilâli çığırından çıkmış. Kıtlık herkesin belini büküyor. Köktenci Kamu Selameti Komitesi Başkanı Robespierre yine fiyat moratoryumu başlatıyor. Üretim iyice düşüyor. Bu sefer kırsallara asker salınıp çiftçinin elinden tahılı alınıyor. Robespierre ve komitesi bir yıl sonra giyotinde.

Napolyon Canarsee yerlilerinden daha akıllı değil. Kazanılmış Fransız kolonilerini elde tutmakta güçlük yaşıyor. Haiti’de isyan çıkmış. Orayı kaptırmamak için 1803 yılında tüm Louisiana topraklarını dönümü 3 cent’e Amerikalılara satıyor. Şimdi orada 15 eyalet var. Haiti mi? Bir yıl geçmeden bağımsızlığını kazanıyor.

Napolyon’un marifetleri bunla sınırlı değil. İngiliz mühendis Robert Fulton ona bazı plânlar sunuyor. “Ne diyorsun sen? Alt katta ateş yakıp bir gemiyi rüzgâra ve dalgalara karşı yüzdürebileceğine mi inanıyorsun? Bu saçmalığa zamanım yok,” diyor imparator. Ve… ilk buharlı gemiyi yapmak Amerikalılara nasip oluyor.

1867 yılında benzer bir hatayı Çar 2. Alexander yapıyor. “Nasıl olsa o toprakları kaybedeceğim, zaten bir buz kütlesi,” diye dönümü 2 cent’e Alaska’yı Amerikalılara satıyor. O buzdan altın ve petrol fışkıracağını nerden bilsin. Üstelik anlaşmanınn imzalandığı 30 mart’ın ertesi günü Amerikan gazeteleri “ayıdan başka bir şey bulunmayan bu garabetin” neden alındığını eleştiriyor.

4 yıl sonra, zamanın en büyük telgraf şirketi Western Union’un Colorado’daki genel müdürlüğündeyiz. Patronlar “bu alet bir işe yaramaz, bir sürü kusuru var ve bizim için hiçbir değer taşımıyor,” diye telefonu hakir görünce işi Bell Telephone Company’ye kaptırıyorlar. Ampulün mucidi Edison’un da radyoyu elinin tersiyle ittiğini unutmayalım.

Yıl 1880. Bir başka çar. Çar 3. Alexander. Paranoid. İşi, finasmanı da sağlayan batılı şirketlere vermiyor, Trans-Sibirya demiryolunu kendi imkânlarıyla yapmaya girişiyor. Kendi bir demiryolu kazasına, imparatorluk borç yüküne kurban gidiyor. Açılışı yapmak oğlu Çar 2. Nikolas’a nasip oluyor. Demiryolu, ticaret malları yerine siyasi tutuklu taşıma işine girince Rus ekonomisi çöküyor, Nikolas sehpaya gidiyor.

40 yıl sonra, Krugman’cı Amerikalılar vergi toplayamayıp korumacı Smoot-Hawley yasasını çıkarınca 1929 ekim’inde başlayan düşüş dünya finans tarihinin en büyük çöküntüsü haline geliyor. Krize körükle giden sadece bu yasa değil. Fed de var işin içinde. O sıkışıklıkta hisse spekülasyonunu önlemek için faiz oranlarını artırıyorlar.

Geldik 1943’e. IBM koridorlarında hâlâ başkan Thomas Watson’un talihsiz sözleri yankılanıyor: “Piyasa patlasa 5 tane satarız.” Kişisel bilgisayarlar hakkında yorum yapıyordu. Ya Decca Records plâk şirketine ne demeli. 1962 yılında kapıdan giren gençlere yüz vermiyorlar. “Bu gitar sesi baydı artık,” diye. Kim mi girenler? Beatles.

1970’lerin başı. Xerox şirketi fareyi ve grafik kullanıcı yüzünü geliştiriyor. Xerox Alto ismini verdikleri masa üstü bilgisayarda kullanacaklar. Ama kimse istemez diye pazarlamıyorlar. On yıl sonra Steve Jobs denen bir adam gelip bu teknolojiyi ucuza satın alıyor. Xerox daha sonra Apple’ı mahkemeye veriyor ama artık çok geç. Hem davayı kaybediyorlar hem de 107 milyar dolarlık pazar payını. Steve Jobs, Atari’ye de gidiyor. “Şöyle bir şey yaptık ama paramız yok. Bunu size bedava vereceğiz. Sadece maaş istiyoruz,” diye. Atari reddediyor. Sonra aynı talep Hewlett Packard’ın kapısından da dönüyor. Aynı yıllar, bu sefer Bill Gates denen bir adam Seattle Computer Products isimli bir şirketten DOS diye bir işletim sistemini 50 bin dolara satın alıyor. O da dava ediliyor. 1 milyon dolara anlaşıyorlar. 250 milyar dolarlık bir şirket için fındık fıstık.

Yıl 1984. Etiyopya’da yine kuraklık, kıtlık. Rekolte sıfır. Hükümet, Marksist cunta Derg tarafından kontrol ediliyor. Ulusallaştırma ve fiyat kontrolü programları çuvallamış. Kapitalist virüs her yere bulaşmasın diye tahıl ticaretini yasaklıyorlar. Ne ilginç! Kıtlığa bu da çare olmuyor. Stalin’den aldığı ilhamla başkan mengistu hayle meryem “köyleştirme” girişimini başlatıyor. dağınık kırsal yerliler modern köylere yerleştirilecekler. gönüllülük olmaz. silah zoruyla götürülüyorlar. Ne ilginç! Kıtlığa bu da çare olmuyor. İç savaş iyice azıyor. 1990’da Sovyetler Birliği desteğini çekince de Mengistu Zimbabwe’ye kaçıyor. Zimbabwe’nin ekonomik performansına bakılacak olursa, herhalde orada hükümete danışmanlık yapıyor.

22 ocak 1991. Gorbaçev tüm 50 ve 100 rublelik banknotların yenileriyle değiştirileceğini ilân ediyor. Ama bunu yapmak için halkın sadece üç günü var. Gorbaçev böylece bireylerin tasarruflarının büyük bir bölümünü bir gecede yok edecek ve bankaları rahatlatacak. 4 gün sonra da bir başka dahiyane icatla polise istediği eve ve işyerine girip kayıtlara el koyma yetkisini veriyor. Birlik bir girdaba giriyor ve Gorbaçev yıl sonunu görmüyor. 25 aralık Noel günü istifa ediyor. Ertesi gün de Sovyetler Birliği.

Tarih dolabı, bu finansal deneylerle dolu. Kimisi feci şekilde çuvallamış, kimisi tutmuş. Şimdi de yabancı basın, Merkez Bankası’nın deneyini ilgiyle izliyor. Aynı anda hem güvercin hem şahin olunur mu diye soruyor. Bir yandan sıkıyor, bir yandan gevşetiyor diyor.

Sıcak paranın musibetlerini biliyoruz ama soğuk parayı bağlamadan sıcak parayı kovmanın kerameti var mı yok mu göreceğiz. İhracatı ithalatla yaparken, lirayı kuvvetlendirmenin kerameti var mı yok mu öğreneceğiz. Merkez faiz düşürürken piyasa faizi niye yükseliyor, öğreneceğiz. Munzam karşılıklarının artırılması bugüne kadar kredilere fren çekmedi. Bundan sonra çekecek mi? Hatta kredileri frenlemek gerekiyor mu? Bunları da öğreneceğiz. Büyümeyi frenlerken diğer gelişen ülkeler arasında cazibemizi koruyabilecek miyiz? Göreceğiz. Negatif reel faiz ortamında, cari açığın çaresi olan tasarrufları artırmanın mümkün olup olmayacağına bakacağız. Seçim bütçeleri devreye girer, cari açık artar, lira değerlenirken hem yabancının hem bankalarımızın uzun vadeli bono alıp almayacağını izleyeceğiz. Ama bir de yoğurt tutarsaaaa….. yeme de yanında yat!

Şu küçük fıkrayla bitirelim. Yeni başkan atanmıştır bankaya. Azimlidir. Çalışmayana sıfır tolerans. İlk günden tavrını koyacaktır. Bankayı gezerken duvara yaslanmış duran birini görür. Hemen gidip “sen ne maaş alıyorsun?” diye sorar. Ayda 2.000 der genç. Yeni başkan cebinden 2.000 çıkarıp verir ve “şimdi yıkıl karşımdan ve bir daha gözükme buralarda,” diye kovar. Yaptığından mağrur, diğer çalışanlara döner ve “ne iş yapıyordu bu adam?” diye sorar. “Pizzaları getiren çocuktu başkanım.”