EUROPA

Ali Perşembe
20 Ocak 2011, CNBC-e

Europa, Fenike kralı Agenor’un güzeller güzeli kızı. Sahilde diğer bakirelerle yaban çiçekleri topluyor. Oradan geçen tanrıların tanrısı Zeus, Europa’yı görüp oracıkta vuruluyor (aslında Zeus gördüğü her kıza oracıkta vurulmuştu). Zeus, Europa’yı tavlamak için kendini bembeyaz bir boğa şekline sokuyor (aslında Zeus gördüğü her kızı tavlamak için boğa kılığına girmişti). Beyaz boğa yavaş ve kendinden emin bir şekilde Europa’ya doğru yürüyor. Europa önce ürküyor ama Zeus gibi seksi bir isminiz ve boğa gibi güçlü ve bereketli parçalarınız varsa hangi kız kayıtsız kalabilir ki. Boğa kılığındaki Zeus dev gibi ama aynı zamanda nazik ve şefkatli yaklaşıyor. Europa hemen eriyor ve topladığı çiçekleri boğanın boynuna dolayarak sırtına biniyor. Boğa hemen havalanıyor ve Europa’yı Girit’e kaçırıyor. Adaya varınca Zeus boğa kılığından çıkıp bir selvi ağacının gölgesinde Europa’yı hamile bırakıyor. Europa artık Girit kraliçesi ve doğurduğu üç erkek yörenin kralları olacaklar.

Homer’in İliad’ında Europa sadece bir kraliçe, coğrafik bir anlamı yok. Ama usta denizci Girit krallarının marifetleriyle kolonize edilen Yunan sahilleri ve kuzey topraklarına zamanla Europa denmeye başlanıyor. Daha milattan önce 500 yılındayız. Yunanlı tarihçi Herodot dünyanın bilinmeyen kişilerce Europa (yâni Avrupa), Asya ve Libya (zamanın Afrika’sı) üçe ayrıldığını anlatıyor. Milata geldiğimizde Roma’lı musevi tarihçi Yusuf üç kıtayı Nuh peygamberin oğullarına verdiği topraklar olarak tasvir ediyor. Avrupa, Cebeli Tarık’ın ihtişamlı Herkül sütunlarıyla Don nehri arasındaki yer.

Tarih kitapları bize Avrupa’nın iki kez kaçırıldığını anlatıyor. İlki Zeus, ikincisi Fransızlardan Légion d’Honneur ödülünü alan İngiliz yazar Lynn Nicholas’ın “Avrupa’nın Tecavüz Edilişi” isimli kitabında anlattığı Nazilerin sanat eserleri talanı. Ama Avrupa sadece iki değil, çok kez kaçırılmış.

Başta kıtaya Grek ve Romen medeniyetler hükmediyor. Bunlar, Avrupa dilinin, polikasının, felsefesinin, ilminin ve kültürünün temelleri oluyorlar. Roma, Bizans, Germenler, Frenkler, Magyarlar, Vikingler, Keltler… Haçlı seferleri, derebeyleri, veba, engizisyon, Rönesans, Reform, Rekonkuista… Koloniler, köleler, Fransız Devrimi, Rusya Devrimi, sanayi devrimi, Osmanlı, iki dünya savaşı, soğuk savaş… Homer, Plato, İskender, Sezar, Kleopatra, Artur, Kristof Kolomb, Napolyon, Marks, daVinci, Martin Luther, De Gaulle, Churchill, Hitler, Stalin. Avrupa, Avrupa olmak için çok uğraştı.

Elbette, bardağı taşıran son damla 2. Dünya savaşı idi. Öyle bir yıkım yarattı ki ödenen insan yaşamı ve ekonomik bedel, birlikte yaşayamayan insanlara birlikte yaşamak zorunda olduklarını hatırlattı. Bir daha Nagazaki, bir daha Nazi Almanya’sı, bir daha soykırım görülmemesi için bir şeyler yapılmalıydı. Almanya’nın bir halt yememesi için ağır sanayisi sökülüp parçalara ayrılmış, kömür havzalarının kontrolü elinden alınmıştı.

Savaş sonrasında Churchill “Avrupa Birleşik Devletleri” istiyordu. 1949’da Avrupa Konseyi kuruldu. Bir yıl sonra, Fransız Dış İşleri Bakanı Schuman, Avrupa’nın tüm kömür ve çelik sanayini entegre edecek bir birlik önerdi. Kömür ve çelik. Silah üretecek iki ana kaynak. Bunun üzerine, Fransa, İtalya, Almanya ve Benelüks ülkeleri 1951 yılında birliği yaratan Paris anlaşmasını imzaladılar. Bu anlaşma, Yüksek Yetki Organı (artık Avrupa Komisyonu) ve Ortak Meclis’ini (artık Avrupa Parlementosu) doğurdu. Daha sonra 1957 Roma anlaşması Avrupa Ekonomik Topluluğu’nu yarattı. Türkiye 1959 yılında Birlik’le yakın ilişkiler içinde olma isteğini deklare etti. 60’lı yıllarda, bir tarafta Beatles çalıyor, öte tarafta Fransızlar da devamlı “ben oynamıyorum, ben oynamıyorum” diye zırlarken Ortak Pazar da yavaş yavaş şekillendi.

1973 yılında Danimarka, İrlanda ve İngiltere de birliğe katıldı. O yılki Arap-İsrail savaşı birliğe ilk enerji krizini tanıttı. Portekiz’de Salazar rejimini çökmesi, İspanya’da Franco’nun ölmesiyle birlikte artık diktatörlük de kalmadı. 1980 yılında Gdansk tersanelerinden Lech Walesa diye bir adam çıktı. 1981’de birliğe Yunanistan katıldı. 1987’de Türkiye tam üyelik müracaatını yaptı. 1989’da Berlin Duvarı yıkıldı.

1993’e geldiğimizde Avrupa artık ürünlerin, hizmetlerin, insanların ve paranın serbestçe hareket ettiği tek bir pazar yeriydi. Lüksemburg’un Shengen denen küçük bir köyü meşhur olmuştu. 1999’un başında Euro’yla tanıştık. 2004’te birliğin anayasası yazıldı ama Fransızlar yine “ben oynamıyorum” dediler. Şimdi içerde 27 üye içeride neyi yanlış yaptık diye düşünürlürken dışarda Hırvatistan, Makedonya ve hâlâ Türkiye bekliyor.

Artık ortada hiçbir ekonomik neden yokken bekliyor. Ya Türkiye ve Türk’leri tanımayan ya da sadece kötü Türkiye ve kötü Türk’leri tanıyan seçmenlerine şirin gözükmek zorunda olan Merkel gibi siyasi fırıldaklığın şampiyonları yanı başımızdaki adaya gelip “G.Kıbrıs elinden geleni yaptı, Türkiye’den karşılık bulmadı,” gibi büyük bir yalanı söyleyebilince, bu birliğin hangi değerler üzerine inşa edildiği de sorgulandı.

Schuman deklarasyonunda şu kelimeler vardı: Bir daha savaşın sözü dahi edilmesin, akla dahi gelmesin, imkânsız olsun. Zeus, Europa’yı hamile bıraktıktan sonra ona üç hediye vermişti. Talos. Europa’yı koruyacak bronzdan adam. Laelaps. Hiçbir avı kaçırmayacak ve Europa’yı besleyecek harika köpek. Veee… hedefi asla ıskalamayan bir mızrak. Talos’la Laelaps görevlerini yaptılar. Savaşlar… soğuk savaş bile sona erdi, refah yayıldı, herkesin karnı doydu. Belki de çok doydu, çünkü mızrak hedefi vuramadı. Vuramadı, çünkü bu sefer birlik bir borç batağına saplandı.

İzlanda, Yunanistan, İrlanda. Şimdi Portekiz. Sonra İtalya, İngiltere, Belçika ve kim bilir hangisi. Tarih boyunca hükümetler kaldırabileceklerinden daha fazla borçlandılar ve temerrüde düştüler. Hükümet kavramı ne kadar eskiyse, aşırı borçlanma ve temerrüt kavramları da o kadar eski. Mesela Yunanistan son 180 yılın yarısını temerrütte geçirdi. Arjantin corralito’yu icat etti. Yâni halk bankalara hücum etmesin diye banka hesaplarını dondurdu.

Hayatta kimseyi kurtarmam diyen birlik ve bankası önce Yunanistan’a 110 milyar euro verdi, sonra diğerlerini kurtarmak için “Avrupa Finansal İstikrar Fonu” gibi falafoş bir isimle 750 milyar euro daha ayırdı. Bu da yetmedi, geçen hafta komisyon başkanı Barroso çıkıp daha fazla para konması gereğini dile getirdi. Tabi anında Merkel’den küfürü yedi. Biliyor musunuz Almanlar, Avrupa Birliği’ne artık borç birliği diyorlar. Alman basını “transfer” birliği diyor. Ha bire para transfer et. Almanlar kendilerini bir holding gibi görüyorlar.

Düşünün bir kere. Şirketleriniz büyüyor gelişiyor. Bir holding çatısı altında topluyorsunuz. Zamanla holdinge yeni şirketler katıyorsunuz. Şirketlerin bazıları iyi performans göstermiyor ama toplamda işler iyi gidince onlar da besleniyor. Ancak bir süre sonra zayıf şirketleriniz ağır borçlar altında kalıyor ve holdinge zarar verecek duruma geliyorlar. Ne yaparsınız? Bir kaç alternatif var. A) Bu şirketleri beslemeye devam edersiniz. B) Bu şirketleri holdingden çıkarırsınız. C) Bu şirketlerin iflâs etmelerini beklersiniz ve borçlarını yeniden yapılandırırsınız. D) Hiçbir şey yapmazsınız ve bütün holdingin batma riski rüyalarınıza girmeye başlar.

Şimdi Avrupa Birliği’nin seçeneklerine bakın. İki ucu değil, dört bir yanı kokan değnek. Yunanistan, İrlanda, Portekiz gibi zayıf halkaları beslemeye devam edemezler, çünkü hem sayıları fazla, hem öyle bir para yok, hem de Merkel ve Sarkozy bunu yaparlarsa seçmenleri anında onları alaşağı ederler. Zayıf halkaları birlikten kovamıyorlar, çünkü bunu yaparlarsa bütün birlik ve euro çatırdamaya başlayacak. 2001 Türkiye örneğine bakarsanız, iflâs etmelerini beklemek iyi bir alternatif olabilir, çünkü mevcut baskılar ortadan kalkar ve tüm borçlar yeniden yapılandırılır ve Türkiye gibi geri zıplarlar. Aslında bu seçenek de berbat, çünkü Avrupa, Arjantin gibi corralito icat edecek kadar banana olmayan bir demokrasi. Corralito olmazsa da bankalara hücum olacak demektir. Son seçenek holdingin, yâni birliğin çözülmesi. Bunu da bu aşamada kimse ne aklına ne dile getiriyor.

Şimdilik Avrupa Merkez Bankası, yine hayatta yapmam dediği şeyi yapıp, yâni Yunan, İrlanda ve Portekiz hazine bonolarını satın alıp destek çıkıyor. 72 milyar euro harcadı bu işe. Ama sermayemi artırın diye de ağlamaya başladı. Komedi burda bitmiyor. Bu ülkelerin özel bankaları para piyasalarında rahat para bulamıyor. Onlara Avrupa Merkez Bankası ucuz para veriyor. Onlar da gidip kendi batık hükümetlerinin hazine bonolarını alıyorlar. Bu bonoları Avrupa Merkez Bankası’na teminat olarak gösteriyorlar. Avrupa Merkez Bankası zaten kulağına kadar bu bonolarla dolu. Serap görüyorlar. Saadet serabı.

Almanların kural yazdığı, İngilizlerin uyduğu, Fransızların büktüğü, İspanyolların uymadığı, İtalyanların o kuralları tanımadığı bir yerde holdingin idaresi gittikçe zorlaşıyor. Gemi su alıyor. 2. Kaptan atlayın, sizi sonra toplayacağız diyor. Almanlar hemen atlıyor ama diğerleri reddediyor. Bu sefer kaptan öyle bir şey diyor ki, hepsi suda. Ne dedin diyor 2 kaptan kaptana. Kolay diyor kaptan. İngilize suya atlamanın geleneksel olduğunu, Fransız’a moda olduğunu, İrlanda’lıya suyun bira olduğunu, İtalyan’a da atlamanın yasak olduğunu söyledim.

Aslında çok gri bu topluluk bu Avrupa Birliği. Avusturya’nın İngiltere elçisi Gabriele Holzer bir toplantıda, “Ya ben hiç rast gelmedim, kimse birlik hakkında bir fıkra biliyor mu?” diye sorar. Yanıtı İngiliz tarihçi Timothy Garton Ash verir; “Eğer Avrupa Birliği, giriş için Avrupa Birliği’ne müracaat etmiş olsaydı, kabuk edilmezdi!”

Ben mi düşürdüm onları bu hale. Pasta yesinler.