ENTRİKANOMETRİ

Ali Perşembe
28 Ocak 2010, Dünya Gazetesi

Hayır, yeni bir ilim dalı değil. Tam tersi! Binlerce yıldır uygulanıyor. Mucidi de komşu. Komşunun başı dertte. Otoriteler kamu finansmanı hakkında bugüne dek açıklanan tüm rakamların düzmece, şişirmece olduğunu itiraf etmek zorunda kaldılar. Politikacıların yıllardır bürokratları baskı altında tutup rakamları cilâladıkları ortaya çıktı.

Hatta, Avrupa Komiyonu, Yunanistan’ın üyelik koşullarını yerine getirmek için bile rakamları çarpıttığını açıklayıp komşuya delegeler göndermeye başladı. Başımızdan eksik olmasın, IMF bile Yunanistan’la artık “daha yakından” ilgilenmeye başlayacağını açıkladı. Komşuda ateş bacayı sarınca, yeni hükümet bütçe açığının GSYİH’nın %12,7’sine, borcun ise %135’ine vardığını itiraf etti. Avrupa Topluluğu “benden bir şey beklemeyin” dese de yangın başka yerlere de sirayet etmesin diye mecburen yardım edecek ama çıkıp da söyleyemiyor. Entrikalar gırla.

Bu işler komşunun tarihiyle başlıyor. Daha antik çağda, tanrıların kralı Zeus güzeller güzeli Hera’yı baştan çıkaramayacağını anlayınca bir kış günü üşümüş bir guguk kuşu kılığına girip titreyerek Hera’nın yanı başına tüner. Annelik ve şefkat duyguları kabaran Hera da onu göğüslerinin arasına alıp ısıtmaya çalışır. Doğru pozisyonu kollayan Zeus da tekrar eski haline dönüp Hera’dan oracıkta faydalanıverir. Hera da utancından Zeus’la evlenmek zorunda kalır ve bundan sonra da hayatı Zeus’a ve sayısız metresine karşı çevirdiği entrikalarla geçer.

Halbuki; 5.000 yıldır üzerinden gelip geçmiş sayısız kültür ve medeniyetin ayak izlerini taşıyan bu topraklarda yaşayan dünyanın en kozmopolit dölleri, farklılıkların aynı potada erimeye başladığı küreselleşmenin yumurtalarıyla tam çiftleşme dansına başlamışken,

dini bütünlerle dini noksanlar arasında demokratik biz-siz kapanımı sürecine sürüklenmiş bir toplumun mensubu olarak,

görevi köktenciliğin nefretle örtülmüş karanlığını aydınlatmak olmalıyken tam da tersini yapan Vatikan çığırtkanlığıyla karikatürcülüğe soyunmuş yaşlı ve yorgun kıtanın ikişer yüzlü Alman-Fransız atbaşları genişleme süreci diye köşede kıyıda kalmış muz cumhuriyetlerini de kulübe kabul ederken,

kale direklerinin bir kez daha yerini değiştirip “hazmetme kapasitesi” diye yeni bir oyun ve yeni kurallar icat edivermesini içime sindirip, kabullenip, unutmuştum.

Sahte kimlik verip kulübün kapısından içeri giren komşuya kızarmış gibi yapıp dünyaya “vallahi yardım etmem, ne halin varsa gör” vaazi vererek masa altından tıpış tıpış çil çil altın sayacak olan kokuşmuş derebeyleri;

şatolarının üzerinde inşa olduğu ulvi ilkelerle örülmüş temelleri içten içe çürütürken kendi bindiği dalı kestiğinin farkına varmayan aristokrasiyle onun şımarık çocuğu komşuyu seyrediyorum.

Bu toprakların, bu iki kıtanın, bu yerkürenin bir bireyi; bu dünyanın bir vatandaşı olarak olan bitene üzülecekken,

ailemin, komşularımın, arkadaşlarımın, hemşerilerimin, vatandaşlarımın ve insanlığın yaşamlarına yön veren aynı değerlerin utanmaz arlanmaz bir iki yüzlülükle sulandırılmasına içerleyecekken,

komşunun tökezlemesine ve onu emziren ırkçılığın temellerinin çatırdamasına sinsi sinsi seviniyor olmaktan utanıyorum. Sevmiyorum utanmayı. Beni utandırdıkları için de komşuya, merkel’e, sarkozy’ye, papa’ya ve beni, benimle aynı mahallede oturan vatandaşlarımla kutuplaştıranlara kızıyorum.