ENTRİKANOMETRİ – 2

Ali Perşembe
18 Şubat 2010, Dünya Gazetesi

Küresel krizin dumanlarının tütmeye başladığı 2008 yılından beri borçlanma seviyelerinin bir saadet zinciri haline girerek ülke bütçelerini ciddi miktarlarda bozduğunu izleyen Avrupa Merkez Bankası (ECB) zora düşen üye ülkelerin hazine bonolarını satın alarak zaten el altından yardım ediyordu. Şımarık çocuklarına güçlü ülkelerin vergi mükelleflerinin paralarını peşkeş çekmekten bıkan ECB Başkanı Jean-Claude Trichet Yunan trajedisine feryat edene dek şişesi kırık, etiketi tutan üye ülkeler bu damardan serumla hayatta kalabiliyorlardı. Fiş duvardan çekiliverince yatırımcılar doğal olarak Yunan borç enstrümanlarını ellerinden çıkardılar, faizler yükseldi ve bankacılık sistemi çöküşün eşiğine geldi.

Sistemin içindeki çürük elmalar şimdi New York ve Londra’nın Euro’yu mahvetmek için bir Anglosakson komplosu kurduklarını düşünüyorlar. Bu hamlenin Amerikan amacının doların rezerv para statüsününü korumak, İngiliz amacının ise dikkatin kendi borç sorunları üzerine yoğunlaşmasını engellemek olduğu savunuluyor.

Ne var ki, daracağında artık sadece Yunanistan yok. İspanya, Portekiz, İrlanda ve İtalya da piyasanın hışmından nasibini alıyorlar. Avrupa, bir yandan şımarık çocuklarına şamar atarmış gibi gözükürken, öte yandan vergi mükelleflerine çaktırmadan yırtıkları nasıl dikeceğinin tezgâhını dekore etmeye çalışıyor, çünkü başka çaresi yok. Şişeler devrilmeye başladı mı, kendi etiketi de yırtılacak.

En azından Yunanistan gibi ülkelere acı reçeteler uygulanacağı belli olmaya başladı. Zaten başta maaşlar olmak üzere kamu harcamalarını dramatik bir şekilde kısmak zorunda kalacağı kesinleşen ülkede sendikalar sokağa çıkmaya başladılar bile.

Eğer Yunanistan ve diğer zon ülkelerinin kendi paraları olsaydı, devalüasyon yapıp işçilik maliyetlerini indirerek rekabet güçlerini arıtrabilir, varlık fiyatlarını körükleyerek borçlu kesime bir nefes aldırabilirlerdi, ancak bu artı mümkün değil. Çare; talebi kesip maaşları tırpanlayarak kamuda çalışanlarının sayısını düşürmek. Bunu en son görüşümüzden kısa bir süre sonra 1930’ların Büyük Buhran’ını yaşamıştık.

Başka bir deva da IMF’ye gitmek, ama Beyaz Saray’dan birkaç blok ötede iş gören bu kuruma muhtaç olmak Avrupa’lıları kolu bacağı kaptırma kaygısına sürüklüyor. Zaten Sarkozy’nin bunu yapmamak için kişisel nedenleri var. Bir sonraki seçimlerde IMF Başkanı Strauss-Kahn önemli bir rakibi olabilir. ECB’nin bir sonraki başkanının Alman olması için savaşan Merkel de ECB politikalarının aşırı daraltıcı olduğunu savunacak olan IMF’ye koz verir mi? IMF eğer Avrupa’nın çürüklerini destekleyecekse Frankfurt hakimiyetindeki Avrupa ideolojisini tehdit etmez mi?

Öte yandan, Avrupa dışındaki ülkeler de konuya pek de müdahil olmak istemiyorlar. Yunanistan’ı kaynakları birçok ülkeden gelen IMF’ye göndermek taşın altına elini sokmak, yükü paylaşmak olur. A.B.D. buna razı olur mu? Çin nasıl tepki verir?

Finansal piyasalar elbette durumun farkında ve euroyu ve yeni satmaya devam ediyor. Eğer bir ülke acı ilacı içecekse, diğerleri de yolda demektir. Bu da bono yatırımcıları için bir anlama geliyor: Vınla!

Yılbaşından beri euro zonunu oluşturan 16 ülke para birimlerinin son dokuz ayın en düşük değerine inişini seyrettiler. Duvara ilk toslayan zincirin en zayıf halkası Yunanistan oldu. İspanya, Portekiz, İrlanda ve İtalya da hemen kulübe dahil oldular. Dünyanın öbür tarafında, Japon Merkez Bankası da artık rüyayı bırakıp deflasyonun önemli bir sorun olarak, faizlerin de tarihin en düşük seviyelerinde kalmaya devam edeceğini nihayet itiraf etti. Devalüasyon bile yapabilirler. Avrupa ve Japonya’yı yatağa düşüren bu ekonomik hastalık merkez  bankacıların uykularını kaçırıyor ama spekülatör ve arbitrajörler ellerini ovuşturuyorlar.

Avrupa ve Japonya’da ucuza borçlanıp  daha yüksek faizli ülkelerde yatırım yaparak Carry Trade oyunlarını oynamaya devam etmeleri için ortam şahane. Geçen yıl dolar satıp Avustralya doları, Norveç kronu ve Brezilya reali alarak %30’a yakın getiriler elde ettiler. Latim Amerika bu yıl da favorileri olmaya devam edecek ama radarlarında Türkiye ve Güney Kore de var. Hatta Avustralya ve Yeni Zelanda gibi gelişmiş üklere bile cazip olacak.

Bu durumda euro satılmaya devam edecekmiş gibi görünüyor ama İngiltere ve A.B.D.’nin de borçluluk seviyesi açısından Yunanistan’dan aşağı kalır yönleri yok. Dolayısıyla bu paralar üzerinde de baskı var.

Olan bitene piyasanın başka bir tepkisi de kredi temerrüt swaplarının (CDS) fiyatlamasında görülüyor. Yunanistan’ın başını çektiği sorunlar yumağı çürük ülkelerinin hazinelerinin kâğıtlarının CDS fiyatlarını fırlatıyor. Yunan kâğıtlarına yazılan beş yıllık CDS’ler 350 – 400 baz puan arasında değişiyor. Yukarıda adı geçen diğer ülkelerin CDS’leri de fırladı.

Sonu hayrola! En azından şunu biliyoruz ki, bu yıl felâket tellalları kadrosu genişleyecek. Yeni Roubini’ler, eski Volcker’ler, iki yüzlü Avrupa’da yeni yüzler, gelişmekte olan ülkelerede yeni yıldızlar 2010’a renk katarlarken umut ederim ki İngiltere gibi daha büyük bir ahırda yangın çıkmayacak.