DAVOS’TA ÜÇ YAZAR

Ali Perşembe
3 Şubat 2011, CNBC-e

Üç yazar. Birincisi Robert Louis Stevenson. İskoç romancı. Yıl 1880. Küçük oğlu ona bir hikâye ısmarlıyor. Heyecanlı olsun, içinde bir define olsun, seyahat olsun, kadın olmasın. 100 yıl sonra sanki Bob Marley duyacak küçük Stevenson’u. “No woman, no cry”. Yok yok. Bob Marley, “kadın yok, ağlamak yok” değil, “ağlama kadın” diyordu.

Dönelim Stevenson’un oğlu için yazdığı romana. Tropikal adalar, yırtık pırtık hazine haritaları, tek gözü kör ve bantlı, bir eli kancalı, tahta bacaklı, omuzunda papağanı, kirli tırnaklı korsanlar, kalyonlar, adalar, maceralar. Çocukluğumun en harika kitaplarından biriydi define adası! Ne hayaller kurdurmuştu bana.

Stevenson 20 yaşına geldiğinde artık ailesinin dini inançlarını reddetmiş, evli ve hayat kadınlarıyla ilişkiler kuran, okulu takan, ama zayıf akciğerinden dolayı devamlı hastalanan tam bir bohem, bir romantik, bir yazardı. Hukuk diploması aldı ama okulu bitirir bitirmez Avrupa’yı gezmeye çıktı. Amacı, sağlığı için elverişli bir yer bulmaktı. “Umutla yolculuk etmek, gidilecek yere varmaktan çok daha güzeldir,”i söyleyen o. “Yaban eller yoktur, yaban olan seyyahtır,” diyen de o.

Fransa’dayken kendisinden on yaş büyük Fanny adlı evli ve iki çocuk annesi Amerikalı bir kadınla aşk yaşadı. Fanny California’ya dönünce depresyona girdi. Dayanamayıp arkasından gitti. New York’a varıp California’ya trenle seyahat etmesi onu çok yıprattı. Akciğerindeki enfeksiyon onu neredeyse öldürecekti. Sonunda Fanny’nin oturduğu San Fransisco’ya ulaştı. Çok zor ve parasız günler geçirdi. Ta ki, Fanny boşanıp ona bakıp iyileştirene dek. 1880’de evlenip Edinburgh’a döndüler. Ama Fanny’nin ilk evliliğinden olan 3 yaşındaki oğlu Bertie veremdi. Stevenson’un akciğeri de gittikçe kötüleşiyordu.

Doktorlar, dağın başında, sakin ve havası temiz bir İsviçre köyüne gitmesini önerdiler. Stevenson, eşini ve çocuğunu alıp o köye gitti ve bir süre köyün Am Stein isimli şalesinde ikamet ederek sanatoryumunda tedavi gördü. Bertie’yi kaybedince İngiltere’ye döndüler. Memleketin nemli havası ciğerlerine iyi gelmiyordu. Stevenson 1888 yılında bir yat satın aldı ve Güney Pasifik’e yola çıktı. Bir akciğer kanaması onu Samoa’da durmaya zorlayana kadar dolandı. Orada bir arazi aldı ve yerleşti. Yerliler onu çık seviyorlardı ve ona Samoaca “masalcı” anlamına gelen Tusitala ismini verdiler. Stevenson 1944 yılında orada ölene dek Samoa hakları için siyaset yaptı. O kadar çok seviliyordu ki mezar taşına yazdırdığı ağıt Samoa’da hâlâ söyleniyor.

Stevenson, mesleki olarak en verimli zamanını İsviçre köyünde tedavi görürken geçirdi. O sükunette çok yarattı, çok söyledi. “Neleri unuttuğumu çok iyi hatırlıyorum”. “Şarap şişelenmiş şiirdir.” “Kendinize vereceğiniz en iyi armağan arkadaştır.” Bunları hep orada, Am Stein isimli şalede çiziktirdi.

Gelelim ikinci yazarımıza. Arthur Conan Doyle. Başka bir iskoç. Dedektif Sherlock Holmes’un fikir babası. Tıp okudu ama hep yazdı. Üniversitedeki yıllarının ardından Batı Afrika sahillerine gemi hekimi olarak yolculuk etti, arkasından Plymouth kentinde kendi muayenehanesini açtı. 1885 yılında Louisa Hawkins ile evlendi. “Touie” diye hitap ettiği Louisa vereme yakalandı. Doktorlar bir iki ay daha yaşar dediler. Ama Conan Doyle İsviçre’de bir köyün temiz havasının ve sanatoryumunun bu hastalığı iyileştirdiğini duymuştu. Oraya taşındılar. Louisa değil iki ay, 1906’ya kadar yaşadı.

Conan Doyle, Norveç’te iken ski yapıldığını görmüştü ama kendisi yapmamıştı. İsviçre köyünde kaymaya başladı. Köyün yerlisi Branger biraderlerle tanıştı. Onlar da kayıyordu. Ama kayak kaymak orada öyle tuhaf bir şeydi ki, köylüler alay etmesinler diye gece kayıyorlardı. Ancak conan geleceği görümüştü. “Bir gün gelecek, bütün İngiltere buraya ski yapmaya gelecek,” demişti. Kaymanın nasıl lânet bir şey olduğunu da görmüştü. “Kayaklar dünyanın en kaprisli tahtalarıdır,” demişti. “Bir gün dünyanın en müthiş kayakçısı hissedersiniz kendinizi, öbür gün karlar sizi yutar. Eğer çok mağrur hissettiğiniz bir gün olursa, hemen gidin ski yapın, karlar sizi tekrar dünyaya indirecektir.”

Ne tesadüfdür ki, Conan ve Louisa da Am Stein isimli şalede kalıyorlardı. Luisa’nın sağılığı iyiye gitmeye başlayıp da orada sıkılınca 1897’de İngiltere’ye döndüler. Ama kader işte. Conan orada Jean ile tanıştı ve ilk görüşte aşık oldu. Jean, ünlü bir at binici, mektepli bir vokalist ve bekârdı. Conan ise bir doktor, ünlü bir yazar ve evli. Beraber gözükemezler, ama birbirlerinden ayrı da kalamazlardı. Conan delicesine aşıktı ama eşine de saygı duyuyordu. Jean ile şu kararı aldılar: Aşkları platonik olarak kalacak, Luisa’nın asla bu ilişkiden haberi olmayacak, incinmeyecek.

Bu garip, hem açık hem gizli ilişki yıllar sürdü. Açık, çünkü Conan’in annesi bile biliyordu. Hatta hep Jean’e destek oldu. Gizli, çünkü Conan’in Jean’la tanışmasından louisa’nın 1906 yılında ölmesine dek aradan 10 yıl geçmişti ve bu ilişki ona hiçbir zaman duyurulmadı. Conan Doyle, Am Stein şalesinde geçirdiği günlerde, Sherlock Holmes’u öldürmüş, daha sonra okurlardan gelen baskı üzerine bir sonraki ciltte yeniden hayata döndürmüştü.

Üçüncü yazarımız Thomas Mann. Bu sefer bir Alman. 1929’da Nobel edebiyat ödülünü alıyor. Altı çocuğu var. Üçü; Erika, Klaus ve Golo da babaları gibi önemli Alman yazarlar. Thomas Mann, Hitler başa geçtiğinde İsviçre’ye kaçıyor. İkinci dünya savaşı başladığında da Amerika’ya. Princeton Üniversitesi’nde ders veriyor. Einstein ile orada dirsek çürütüyor. Savaş sırasında radyoda anti-nazi konuşmalar yapıyor. “Deutsche hörer” (“Alman dinleyiciler”) diye başlıyor. Bu konuşmalar kayda alınıp İngiltere’ye yollanıyor. BBC Almanya’ya yayınlarında bu kayıtları propaganda olarak kullanıyor.

Thomas Mann, diğer yazarlarımız gibi biraz eksantrik. Aynı yazar olan çocukları Erika, Klaus ve Golo gibi eşcinsel eğilimleri var. Katia ile evli ama yazılarından anlıyoruz. Mesela kemancı ve ressam arkadaşı Paul Ehrenberg’e aşık. Hatta oğluna bile. “Eissi aklımı başımdan alıyor, yanık teni ve mayosuyla çok yakışıklı,” diye yazıyor notlarına.

İntihar ise ailenin bir başka gerçeği. İki kız kardeşi, oğulları Klaus ve Michael ile abisinin ikinci eşi intihar ediyorlar. Ensest ilişkiler de bol. Kızı Erika, babasıyla yaşıt olan Bruno Walter ile, Elizabeth ise kendinden 36 yaş büyük edebiyat eleştirmeni Antonio Borgese ile evleniyor. Eşi Katia’nın erkek kardeşi Klaus ile ilişkisi olduğuna dair dedikodular var. Kendi çocukları Erika ve Klaus arasındaki ilişkiler de dedikodular arasında. Bu dedikodular Gestapo’dan FBI’ya kadar dosyalanmış.

Ama oğlu Klaus ile aynı zamanda rekabet içinde. Klaus’un yazarlığında babasının ününden faydalanması alay konusu oluyor. Bir karikatür onu kısa pantolonuyla babasının yanında resmediyor. Babasına şöyle sesleniyor: “Sana söylemiştim baba, bir dâhinin oğlu asla dâhi olamaz; o yüzden sen dâhi olamazsın!” Thomas Mann 1924’te Büyülü Dağ isimli şahaserini yayımlanmasından sonra oğluna hediye ettiği kitabının üstüne şu notu yazıyor: “Benim saygıdeğer meslektaşıma – onun gelecek vaat eden babası…”

Eşi Katia, zamanın illeti vereme yakalanıyor. O zamanlar parası olan herkes tedavi olmak için İsviçre dağlarında sanatoryumu olan o küçük köye gidiyor. Katia da orada Wald sanatoryum’unda tedavi görüyor. Thomas Mann sık sık ziyaretine gidiyor. Gittiğinde bildiğimiz Am Stein şalesinde kalıyor. Tedavi umduğundan uzun sürüyor. Sanatoryumda ve köyde çok zaman geçiriyor. İşte bu sürede onu ünlü yapan “Der Zauberberg”i (“Büyülü Dağ”ı) yazıyor.

Kitabın kahramanı Hans Castrop, tedavi gören veremli kuzenini görmek için şimdi hâlâ var olan o dar geçitli demiryollarıyla köye varıyor. Hastalık bir türlü iyileşmeyince ayrılışı devamlı erteleniyor. Hans, o ölü toprağı serpilmiş sanatoryum atmosferinde savaş öncesi hasta Avrupa’sını simgeleyen bir sürü karakterle karşılaşıyor. Dekor müthiş. Hastane koridorları, karlarla kaplı ihtişamlı zirveler, dev gibi çam ağaçları, sessizlik, yalnızlık.

Thomas Mann’ın ölümünden iki yıl sonra, 1957’de Wald Sanatoryum’u şimdi aynı adı taşıyan otele dönüştürülüyor. Üç yazarımızın da kaldıkları am stein şalesi de hâlâ özel bir şale. Köyün ismi mi? Davos!

Davos artık sanatoryumları ile değil, (Conan Doyle’un kehaneti doğru çıkıyor) kayak pistleri ve Dünya Ekonomik Forumu ile tanınıyor. Sadece kehanet değil, Davos’un üzerinde bir de kaderin yazgısı var. Üç yazar da yaşam tarzları, görüşleri ve endişeleri ile Hitler ve savaşlar Avrupa’sından kaçıp Davos’a geliyorlar. Hasta Avrupa hem fiziksel, hem de sosyal ve politik veremlerinin tedavisini Davos’ta arıyor.

Verem artık yüzyılın illeti değil, ama tam kırk yıldır Davos’ta toplananlar hâlâ dünyanın başındaki veremleri konuşmak için oraya geliyorlar. Oraya gitmek için bir kere Dünya Ekonomik Forumu’na üye olmanız gerek. Yılda $52,000. Davos’a giriş bileti ise $19,000. Toplam $71,000. Bu daha ulaşım, konaklama, yemek, vs. içermiyor. Eğer gündemi belirlemek gibi bir azminiz varsa, fatura yarım milyon dolarlara çıkıyor.

Peki niye gidiyor herkes oraya? Amaç sadece dünyanın başındaki veremleri tespit etmek mi? Hayır. Davos, iş yapmak için muhteşem bir yer. World Economic Forum yılda 185 milyon dolar yapıyor. Davos kasabasında işler patlıyor. Ama, asıl konferans sırasında milyarlarca dolarlık iş bağlanıyor. Bir şey pazarlıyorsanız, oradan iyi bir seyirci topluluğunu daha nerede bulursunuz? Kalbur üstü bütün iş adamları, bütün siyasetçiler, bütün politika yapıcılar orada.

Ama sevimsiz bir yer Davos. Öyle idilik bir İsviçre köyü değil. Damlar bile düz. Berbat oteller ve fahiş fiyatlarla dolu. Romanş dilinin resmi dil olduğu tek kanton Davos’un bulunduğu Graubünden. Kantonun ismi bile gri. Romanş, bir tür kaba Latince. Şarlman’ın torunları Alman Lui ve Kel Charles Karolenj İmparatorluğunun baş belâsı kardeş kavgalarına son vermek için 842 yılında Strazburg Yemini’ni imzaladılar. Romanş dili ilk kez resmi olarak bu yeminde kullanıldı. Kral Kel Charles tarihin kel lâkaplı tek kralı. Ne ilginçtir ki, kel olduğundan değil, tam aksine çok kıllı olduğundan ona Kel Charles denmiş. Davos da öyle bir yer işte. Hem kel hem kıllı.