ADALARDA REFAH

Ali Perşembe
9 Ocak 2011, Milliyet

Daniel Defoe. Robinson Crusoe’nin yaratıcısı. Belki de İngiltere adasına romancılığı tanıştıran adam. Tüccar, ekonomist, gazeteci, ajan ve sıkı bir muhalif. Büyük Londra Yangını, veba, boyunduruk, hapis, iflâs. Yaşamı olaylarla dolu. Sofu, sömürgeci, ırkçı, basiretsiz bir tüccar. Ömrü borçla geçmiş. Yarattığı karakter de tıpkı kendi gibi. İngiliz sömürgeciliğinin bir uzantısı. Kısa yoldan köşe dönmek için deniz aşırı yolculuklara çıkıyor. Korsanlara esir düşüyor. Türk düşmanı, çünkü o zamanlar denizlerin hakimi Osmanlı. Korsan gemisindeki esirlerden biri de Türk. Şükrü. Robinson onu hem küçük görüyor hem barbar. Sonra adada Cuma çıkıyor karşısına. Robinson için bir dost değil, bir köle. Sömürgeci mantalitesinin çarkları dönüyor. Siyah adam, eşittir köle. Robinson kendisini adanın mutlak efendisi olarak görüyor, hükmetme ve yönetme duygusu fetişleşiyor. Defoe neyse Robinson Crusoe da o. Atla gemiye, insanların topraklarını al, meyvelerini al, gençlerini al, özgürlüklerini al, köklerinden ailelerinden kopar, köle yap, sat, çalıştır.

Başka bir ada. Adada üç kişi yaşıyor ve kendi minik ekonomilerini kendileri çeviriyorlar. Pedro, Cuma ve Robinson. Hepsi toprakla uğraşıyor, kendi meyve ve sebzelerini yetiştiriyor, yaşamak için günde 8 saat çalışıp beslenme, giyinme ve barınma gibi temel gereksinimlerini kendileri sağlıyorlar.

Bir gün, Robinson adanın valisi olmak istediğine karar veriyor. Pedro ve Cuma’ya vali olarak adaya refah ve bolluk getireceğini söylüyor.  Bu vaat Pedro ve Cuma’nın hoşlarına gidiyor ve Robinson’u adanın valisi olarak seçiyorlar.

Ne var ki, bir müddet sonra Vali Robinson’un adadaki işleri (örneğin, diğerlerinin ne iş yapması gerektiğine karar verme) yönetmekle meşgul olduğu ve dolayısıyla kendi yiyeceklerini kendisinin yetiştirmeye zamanı kalmadığı ortaya çıkıyor. Bu nedenle Vali Robinson, Pedro ve Cuma’nın üretimleri üzerine %50 vergi getiriyor. Böylelikle, Pedro ve Cuma’nın yetiştirdiklerinin yarısını alacak ve kendisi başka işlerle (?) meşgul olduğu için kendi meyvesini kendisi yetiştirmek zorunda kalmayacak (çalışanların elinden ürettiklerini alıp çalışırmış gibi yapanlara vermek aslında çoğu dünya hükümetinin yaptığı şey değil mi?).

Bu durum Pedro ve Cuma’yı bir seçim yapmaya zorluyor. Ya vergilerini ödeyebilmek için iki misli daha fazla çalışacaklar ya da işi gücü bırakıp hükümetten yardım almayı bekleyecekler.

Cuma iki misli daha fazla çalışmaya karar veriyor. Daha doğrusu, bu kararı vermek zorunda kalıyor. Artık günde 16 saat çalışmalı ki hem vergileri ödeyebilsin hem de kalanla kendi geçinebilsin. Öte yandan, Pedro günde 16 saat çalışmaya razı omuyor ve işi bırakıp Vali Robinson’a “hükümet yardımı” almak için müracaat etmeye karar veriyor.

Artık eskiden herkesin kendi gereksinimlerini yetiştirmek için günde 8 saat çalıştığı bu adada sadece bir kişi (Cuma) çalışıyor. Vali Robinson ve Pedro, Cuma’nın elinden alınanlarla geçiniyorlar.

Baktı ki bu gidişat sürdürülecek gibi değil, Vali Robinson, bu duruma bir çözüm bulduğunu ilân ediyor! Cuma’ya satılmak üzere bir dizi borç senedi ihraç edeceğini ve Cuma’nın satın alacağı senetlerin getirileri karşılığında yetiştirdiği yiyecek ve sahip olduğu diğer mallarını ödeme olarak vereceğini söylüyor. Vali Robinson, Cuma’dan ödünç alınan bu akçelerle Pedro için “yeni iş yaratacağı” ve “adadaki işsizliğe son vereceği” vaadinde bulunuyor.

Cuma, gönülsüz de olsa, mecburen bu işe razı oluyor ve Vali Robinson’un ihraç ettiği borç senetlerini satın alarak karşılığında günde 16 saat çalışmakla ürettiği meyve ve sebzeleri veriyor. Vali Robinson, yan gelip yatan Pedro için bir iş icat ediyor. “Gel Pedro,” diyor, “adanın öbür tarafında bir köprü inşa etmemiz gerek!”  Ve böylece, bir parmak şıkırdatmasıyla işsiz Pedro’ya iş buluyor ve adanın öbür tarafında kimse için gerekmeyen bir köprünün inşaatı başlıyor. İnşaat işçisi Pedro’ya işçiliği, hükümet Robinson’a hükümet ettiği için ödemeler, adada gerçek üretim yapan tek kişi olan Cuma’nın elinden alınan meyve ve sebzelerle yapılacak.

Artık adada bir kişi gerçek üretim yapıyor (Cuma), bir kişi onun el konulan üretimi üzerinden geçiniyor (Vali Robinson) ve bir kişi de gereksiz ve suni olarak yaratılmış bir işte çalışıp (Pedro) ücreti yine Cuma tarafından ödeniyor. Kısacası, bir kişi artık üç kişiyi geçindiriyor. Adada artık işsizlik sorunu yok. Tam istihdam. İşsizlik %0! Ne var ki, diğer iki kişinin yaptığı işlerin adanın bolluk ve refahına bir faydası yok.

Üstelik, Cuma’ya satılan borç senetlerinin geri ödenebilmesi için kimin daha da fazla çalışması gerek biliyor musunuz? Elbette Cuma’nın. Çünkü o borç senetleri birer kamu borcu. Kamu borçları da vergi mükellefleri tarafından ödenir.

Aynı İngiliz Defoe gibi İspanyollar, Hollandalılar, Portekizliler de gemileri ve köleleri ile adalara gittiler. Başka bir büyük ada da Kuzey Amerika idi. Yerlilerden ve Meksikalılardan topraklarını, Afrika’dan gençleri kopartıp, çiftliklerinde çalıştırıp zengin oldular. Bu zenginlik yetmedi. Adalarına refah ve bolluk gelsin diye vali atadılar. Hikâyenin gerisi yukarıda. Sofular, sömürgeciler, ırkçılar, asalaklar, basiretsiz tüccarlar, hükümetler ve borç borç borç. Şimdi Avrupa ve A.B.D. ne halt ettiklerini anlamak için kafalarını kaşıyorlar. Yunanlılar ada satıyor. İrlandalılar adalarını terkediyorlar. Ben de buralardan kıkırdıyarak seyrediyorum.