Dünya Küçük

Bütün kitapçılarda…DÜNYA KÜÇÜK_k

İsmet Berkan, Soli Özel ve Ertuğrul Özkök’ün önsözleri için tıklayınız.

Dünya küçücük ama biz hâlâ büyük daireler etrafında dolanıp duruyoruz.Sasha Azevedo

Birkaç milyon yıldır burada oturuyoruz. Küçük bir dünyada. Hani okyanusun öbür tarafında bir konsere gider, kalabalığın arasında okul arkadaşınıza rastlarsınız ya, o kadar küçük bir dünya. Hani stadyumda anahtarınızı düşürür, sonra da gelen telefonla gidip mahalle karakolundan toplarsınız ya, o kadar küçük bir dünya. Hani bir baloda tanıştığınız kız, kırk yıl önce dünyanın öbür tarafında yaptığınız mecburi hizmette size kahve getiren adamın kızı çıkar ya, o kadar küçük bir dünya.

O kadar küçük ki, artık birbirimizden altı derecelik bile ayrı değiliz. Altı derecelik ayrılığı bize bir Harvard profesörü olan Stanley Milgram 1967 yılında yaptığı bir sosyal bilimler deneyiyle anlattı. Nebraska ve Kansas’ta rastgele seçtiği üç yüz kadar gönüllüye bir paket verdi ve paketi Boston’lu bir borsa simsarına göndermelerini istedi, ancak deneyin özgün bir kuralı vardı. Gönüllüler paketi sadece ilk ismiyle hitap edebilecek kadar iyi tanıdıkları birisine gönderebilirlerdi. Beklenmedik bir şekilde, 64 paket simsara ulaştı. Daha da tuhafı, paket ortalama olarak 6 kişiden geçtikten sonra Boston’a ulaştı.

Kırk yıl sonra aynı deney İngiltere’de yapıldı. Bu sefer hedef, Cheltenham’da çalışan bir etkinlik düzenleyicisi olan 27 yaşındaki Katie Smith idi. Gönüllülere sadece Katie’nin Manchester Üniversitesi’nde sanat tarihi okumuş, daha önce Londra’da bir halkla ilişkiler işinde çalışmış olduğu ve bisiklet sürmeyi sevdiği bilgisi verildi. Yine paketler sadece tanıdıklara gönderilebilecekti. Bu kez paketlerin yüzde onu Katie’ye ulaştı, hem de dört derecede. Mesela, ilk gönüllülerden biri olan Barry, Stockport’lu bir tekstilciydi. Katie’yi tanımıyordu. Paketi Cheltenham yarış pisti yakınlarında oturan arkadaşı Pat’a yolladı. Pat da Katie’yi tanımıyordu. Pat paketi arkadaşı David’e yolladı, çünkü David Cheltenham Bilim Festivali etkinliğinin başkanlığını yapıyordu. İşte! David, Katie’yi tanıyordu ve paketi ulaştırdı.

Bu deneyi bugünün sosyal medya dünyasında yapmaya kalksak altıdan dörde inen bu ayrılık derecesi belki de ikiye inecek. Dünya bu kadar küçük.

Küçük olmasına küçük de, teknoloji bu küçük dünyayı her zamankinden daha da küçülttü de biz, biz insanlar ne yaptık? Tekrar büyüttük. Yaşadığımız ülkelerin etrafına sınırlar, duvarlar, tel örgüler çektik. Yaşadığımız kentlerin semtlerini sadece kendi sınıflarımıza ayırdık. Yaşadığımız evlerin bahçelerinin etrafına çitler örüp ağaçlar diktik. Neden yaptık? Sahibi olduğumuz mülkü korumak için mi? Bu doğru olamaz, çünkü mülkiyet hakkını koruyan ağaçlar, çitler, tel örgüler, duvarlar, sınırlar değil ki. Hukuk. Biz bu duvarları ördük, çünkü bize aşılanan tuhaf bir gereksinim vardı. Marlow’un gereksinimler hiyerarşisinin üçüncü katında oturan aidiyet gereksinimi. Cinsiyetime ait olmak, aileme ait olmak, semtime ait olmak, halkıma ve ulusuma ait olmak. İyi de bunu yaparken insanlığa ait olduğumuz unuttuk. Ağacı yarım metre yakın dikti diye komşuyla kavga ettik. Başka takımı tutan taraftarı bıçakladık. Kente göç eden köylüyü varoşlara ittik. Sonra işi büyüttük. Loncalar kurduk, işe başkasını sokmayalım diye. Beş bin yıllık akrabalıkları olan halkları kuma çizgiler çizerek sınırlarla ayrıdık. Sonra bu sınırları korumak için savaşlar çıkardık. Dünya savaşları. Milyonlarca kişiyi öldürdük. Benim aileme, benim semtime, benim takımıma, benim kentime, benim memleketime, benim dinime ait olmadığı için.

Bu aidiyet gereksinimini böyle dar görüşlü kulpundan tutunca da rahatlayıverdik. Ben böyleyim, biz böyleyiz, atalarımız böyleydi, dinimiz böyleydi, geleneklerimiz ve törelerimiz böyle emrediyor demenin verdiği atalet ve tembellik bizi tatmin ediverdi. Tatmin olan kişi rahatlık mıntıkasından çıkıp gayret göstermez. Başka takımı tutanı hoşgörme gayreti. Başka giyineni anlama gayreti. Başka ülkede oturanın gözlüğünden bakma gayreti. Başka ibadethaneye gideni kutsama gayreti. İnsanlığı kutsama gayreti.

Refahımız arttı. Pasaportlar aldık, gittik, gezdik ama görmedik. Eyfel Kulesi’ne çıktık, Disneyland’da kaydık, doğurmak için Cleveland’a, oynaşmak için Batum’a gittik ama kitap almak için Maastricht’in Boekhandel Selexyz Dominicanen’ine gitmedik, La Traviata’yı dinlemeye Roma’nın La Scala’sına bilet almadık. Dil öğrenmedik. Başkasının yaşadığı yeri gördük ama niye öyle yaşadığını anlamadık. Dilini bilmediğimiz, kardeşini tanımadığımız, aynı bizim gibi zevkleri, bizim gibi endişeleri olduğunu idrak etmediğimiz için anlamadık. Sıkıştıkça sıkıştık kendi dar sınırlarımız içine. Halbuki çıkabilseydik bu dört duvar arasından. New York’un Empire Diner’ında New York Times, Paris’in Café des Deux Moulins’inde Le Figaro, Buenos Aires’in Café Tortoni’sinde La Nación okuyabilseydik, dostlarla Johannesburg’da kriket oynayabilseydik, Japon kaplıcalarında sohbet edebilseydik, Oslo’da çocuklarla bukkehorn çalabilseydik, onların bizden bir farkı olmadığını görmeyecek miydik!

Bizi dört duvar arasına sıkıştıran kafalar da insan. Önce onları anlamamız sonra onlara anlatmamız gerek. Dünyanın en müthiş yerinde, Anadolu’da oturduğumuzu. Anadolulu olmanın son birkaç yüz yıla sıkıştırılamayacağını. Bizim sadece Osmanlı, sadece Müslüman, sadece Türk olmadığımızı. 13.000 yıldır burada oturuyoruz. Hitit’iz biz. Romalı, Asurlu, Galat, Bizanslı’yız biz. Filistinli, Suriyeli, Trakyalı, Giritli, Kimmer, Acem. Selçuklu’yuz, Osmanlı’yız, Kapadokyalı, Mezopotamyalı Sümer’iz. Levanten’iz, Rum’uz, Ermeni’yiz, Kürt’üz, Makedon’uz. Soyumuz Kilikyalı, Frigyalı, Truvalı, Lidyalı, Fenikeli,  Süryani. Camilerimiz, kiliselerimiz, cemevlerimiz, sinagoglarımız, tapınaklarımız var. Say say bitmez. Daha kimde var dünyada bu hazine.

Bu zenginliği, aidiyet gereksiniminin konduruverdiği atalet ve tatmin hissine teslim edemeyiz. Çünkü biz Afrodit’le, Beatles ile, Benjamin Franklin ile, Björk ile, Elia Kazan ile, Handel ve Hendrix ile, Kanunî’yle, Sinan ile, Robin Hood ile, Shakespeare ile, Vivaldi ile akrabayız. Çünkü; Germir, Akçakaya, İstanbul, Foça, İznik, Kayseri kadar İzlanda’da, Venedik’te, Viyana’da, Roma’da, Marsilya’da, Boston’da, Berlin’de, Brüksel’de, Edinburgh’da, Dublin’de, Davos’ta, Atina’da ayak izlerimiz, kardeşlerimiz, mektuplarımız, aşklarımız, seslerimiz var. Dünya bu kadar küçük. Bu kitabın sayfalarına sığacak kadar.