10 TRİLYON

Ali Perşembe
10 Şubat 2011, CNBC-e

Pazar günü sayısalda 1,5 milyon var. Süper lotoda 2,5. Bazen 8-10 milyona çıkıyor. Milli Piyango yılbaşında 35 milyon veriyor. Oralarda tutturamazsak On Numara var. Şans Topu var. İspanya’dan bile bilet alabiliriz. Bugün dünyanın herhalde en fazla para dağıtan piyangosu. Noel piyangoları, Sorteo de Navidad 1812’den beri var. 2,5 milyar euro veriyor. En büyük ikramiyenin ismi El Gordo. Şişman demek.

Tarihin bilinen ilk piyangosunu, diğer birçok şeyin ilkini yaptıkları gibi, Çinliler yapmış. Daha M.Ö. 205’deyiz. Han Hanedanı zamanı. Çin denen eller daha tek bir bayrak altında toplanmış bir memleket değil. Derebeylerinin yönettiği site devletler var. Devamlı birbirleriyle savaşıp duruyorlar. Bunlardan birisi, Cheung Leung’un parası bitiyor ve ordusunu finanse etmek için piyango düzenlemek gibi dahiyane bir fikir üretiyor. Biletler yok satıyor. Ordu toparlanıyor. Hatta Çin Seddi’nin bile piyangolardan gelen parayla finanse edildiğini biliyoruz.

İlk biletlerin üzerinde 120 karakter var. 20 tane işaretleniyor. Beş veya daha fazlasını tutturursanız zengin oluyorsunuz. Bu 120 karakterin, Konfüçyüs ve müritlerinin çocukların okuma yazma öğrenmeleri için yazdığı bir şiirden alındığı söyleniyor. Biletler tüm Çin’de satılıyor. O zamanlar internet yok. Kazanan karakterlerin köylere ulaştırılması için güvercinler kullanılıyor. Hatta o zamanlar piyangoya “beyaz güvercin oyunu” deniliyor. Ama piyangonun bilinen ismi Keno.

1800’li yıllara geldiğimizde Çin piyangosu Keno Amerika’ya ulaşıyor. Güvercinlerle değil, batıya giden demiryollarının inşaatında çalışan Çinli göçmen işçiler sayesinde. Önce Çince karakterler değiştirilip daha sonra sayısı 90’a düşürülünce, Amerikalıları da sarıyor. Ancak o zamanlar piyango yasak. Dönüm noktası 1931 yılında Nevada kumar yasası ile geliyor. Şans oyunları (yâni kumar) ve at yarışları artık serbest ama piyango hâlâ yasak. Las Vegas gazino patronları yasanın etrafından dolanmak için enfes bir numara buluyorlar. Keno’daki karakterleri atlarla değiştirip her ata bir numara veriyorlar. Böylece Keno 20 yıl daha rahat rahat onanıyor. 1951’de bu sefer yarış pisti dışında oynanan at yarışı oyunlarına ağır vergi geliyor ama piyango artık serbest. Gazinocular bu sefer de Keno’nun atlarını kaldırıp onu tekrar bildiğimiz loto oyununa dönüştürüyorlar.

Loto, lotarya kelimesinden türemiş. Lotaryanın kökü, eski İngilizce’deki hlot. Hlot, üzerinde bir isim veya işaret olan bir tahta parçası veya taş. Tarihte hep seçim yapmak için kullanılmış. Hangi hlotu seçerseniz, üzerinde yazan size düşüyor. Homer’in İliad’ında hlotlar Agememnon’un miğferinden çekilirmiş. Hektor ile kimin savaşacağını seçmek için. Piyango kelimesi de İtalyanca beyaz anlamına gelen bianco kelimesinden gelme. Beyaz kağıdı çekenin kazandığı bir talih oyunundan türemiş.

Avrupa’da piyango Roma devrinden beri oynanıyor. Başta akşam yemeği partilerinde eğlence için yapılırmış. Bileti olan herkes irili ufaklı hediyeler kazanırmış. Daha sonra imparatorlar, aynı Çinli derbeyleri gibi, Roma’da yapılan inşaatların finansmanı için kullanmışlar. Ancak, Avrupa’da kayıtlara geçen ilk piyango çekilişi 1434 yılında Hollanda’nın Sluis kasabasında yapılmış. Gelirler kentin surlarını tamir etmek için kullanılmış. Daha sonra da tüm Hollanda’da fakirlere yardım etmek için piyango düzenlemek adet haline gelmiş. Bugünkü Hollanda devlet piyangosu, Staatsloterij, dünyanın en uzun zamandır devam eden piyangosu. Ne ironidir ki, bugün piyango bütün dünyada fakirlere yardım etmek için değil fakirlerin satın aldığı biletler sayesinde para üretiyor.

Piyango, seçimlere bile girmiş İtalya’da. 1515 yılında Cenova’da seçimlerde arbede çıkınca seçim pusulalarına isim yerine sadece numara yazılmış. Halk yetkilileri kimi seçtiğini bilmeden seçmiş. Zaten İtalyanca lotteria önceden yazılmış ve değiştirilemez kader demek. Kader kiliselere de girmiş. Kilise piyangoyu etik değil diye hep lânetlemiş ama iş kilisenin finansmanına gelince bol bol piyango düzenlemiş. Paris’in 18. yüzyıl kiliselerinin hemen hemen tamamı piyango parasıyla yapılmış.

Londra’nın ilk piyangosunu Kral 1. James düzenlemiş. Gelen parayla İngiltere’nin Amerika’daki ilk kolonisi, Virgina’daki Jamestown inşa edilmiş. Piyango gelirleri kültür ve sanata da arka çıkmış. Bütün Orta Doğu’dan ve elbette Anadolu’dan araklanan tarih eserleriyle dolu British Museum piyango parasıyla finanse olmuş. Kazanova deyip geçmeyin. Adamcağız sadece kadınları değil sanatı da severmiş. Kral 15. Lui’yi Loterie Royale’i kurması için o ikna etmiş. Piyangonun ismi mi? Le Lotto.

Benjamin Franklin bile özgürlük savaşında kullanılan topları piyango parasıyla döktürmüş. George Washington Virginia’da yol yaptırmak, Thomas Jefferson borçları kapatmak için piyango düzenlemiş. Columbia, Harvard, Princeton, Yale üniversiteleri piyango gelirlerinden faydalanarak kurulmuş. Ama 1820 yılına gelindiğinde, kilise yine baskın çıkmış ve piyango tamamen yasaklanmış. Ta ki 1964’e kadar.

Kilisenin piyango kavramına savaşı ilginç, çünkü teolojinin en önemli karakterlerinden biri, Musa bile bu işten kârlı çıkmış. Eski Ahit’in Sayılar Kitabı, Musa’nın yerel bir piyangodan Ürdün Nehri yakınında bir arazi kazandığını yazıyor. Piyango bileti alan herkesin niye dua ettiği şimdi anlaşılıyor.

Osmanlı’da piyango tabi ki Levantenler ve gayr-i Müslimler arasında başlamış. 1857’de külliyen yasaklama girişimi var. Pek uzun sürmüyor. Cumhuriyet’in ilânından sonra, 1926 yılında piyango tertip ve keşide etme hakkı “Türk Tayyare Cemiyeti”ne veriliyor. 1939’da da Milli Piyango İdaresi kuruluyor. İlginç şahsiyetler gelip geçiyor o zamandan bugüne. Bayiler, kazananlar, kaybedenler.

Başta Nimet Abla. Melek Nimet Özden. Türk Tayyare Cemiyeti bayisi. 1931 yılında sattığı bir bilete büyük yılbaşı ikramiyesi olan yüz bin lira çıkması ve basının bu durumu fotoğraf ve röportajlarla kamuoyuna aktarmasıyla gişesi meşhur oluyor. Şimdi yüzbinler önünde sıraya giriyor. Hep oraadan çıkıyor diye. Yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan çıktı misali.

Tek Kollu Cemal. Asıl mesleği askerlik iken ast subay rütbesiyle geçirdiği bir kaza sonuncunda tek olunu kaybediyor ve piyango bileti satarak hayatını idame ettiriyor. Nimet Abla gişesinin yanında. Nimet Abla’ya gelenler illa ondan da bir bilet alıyorlar. Artık yok.

Uzun Ömer. Bilecik’in Abbaslı köyünden. Hipofez bezi’nin fazla salgılanmasıyla aşırı uzamış. 2 metre 25 santim. İlk dükkânını Karaköy’deki Ziraat Bankasının yakınlarında açıyor sonra adalar-Yalova Vapur iskelesinin yanına taşınyor. Ölünce 50 numara ayakkabıları dükkanının vitrininde sergilenmiş. O da yok, dükkân da yok artık.

Cüce Simon. O da bir metreden kısa. Günümüz seyyar bilet satıcılarının öncüsü. Güllü Agop tiyatrosunda oyunculuk bile yapıyor. Elinde bastonu, her zaman şık. Taksim’de, Galatasaray’da, İstiklal Caddesi’nde dolaşıp Çiçek Pasajı’nda satıyor biletlerini. Artık yok.

Bir de kazanıp kaybedenler var. Edirneli Ayhan. 1995’te talih kuşu konuyor. Memurluğu bırakıyor. Parayı tüketiyor. “Memurluğa geri dönmek istiyorum” diyor. Sarayköylü Mehmet.  Büyük ikramiyeyi kazanıyor. Parayı tüketiyor. Sokaklarda yaşamaya başlıyor, donarak ölüyor. Adanalı Mustafa. 1979’da 10 bin, 1982’de 30 milyon, 1984’te 15 milyon lira olmak üzere 3 kez ikramiye kazanıyor. Eşinden ayrılmaya karar veriyor. Olmuyor. O yemesin diye harcıyor, tüketiyor. Ayakkabı boyacılığı yapıyor. Hayatı “Kaybedebilme Kabiliyeti” adını taşıyan belgeselde anlatılıyor. Daha neler var. Hemen iflâs edenler, eşini boşayıp şarkıcı alanlar, ailesi tarafından terk edilenler, intihar edenler, hapse girenler, oğlu tarafından bıçaklananlar, mafya beni bulur diye eve kapananlar, mezarı açılanlar.

Bir de şansı daha yaver gidenler var. Meselâ Hırvat Frane Selak. Aslında Selak dünyanın en şanssız adamı. 1962’de Saraybosna’dan Dubrovnik’e giden tren buz tutmuş nehre uçuyor. 17 kişi ölüyor. O içinden kolu kırık çıkıyor. Bir yıl sonra, Zagreb – Rijeka uçuşunda uçağın kapısı kopunca aşağı uçuyor, samanlığa iniyor. 1966’da bir dört kişinin öldüğü otobüs kazasından sağ çıkıyor. 1973’te kendi arabası alev alıyor. Sadece saçları yanıyor. 2003’te Hırvat piyangosundan 1 milyon dolar kazanıyor. Meşhur olunca bir reklâm filminde oynaması teklif ediliyor. “Şansımı zorlamayayım” diye reddediyor.

Var mı böyle şans? Nedir peki bu şans? O büyük ikramiyeyi kazanma olasılığı nedir? Üzgünüm. Yok denecek kadar az. Sayısal lotoyu ele alalım. 49 numaradan altısını bileceksiniz. Olasılık 14 milyonda 1. Ne demek mi 14 milyonda 1? Şöyle anlatayım. Diyelim ki ölümsüzsünüz ve her hafta aynı numaralarla bir bilet alıyorsunuz. 14 milyon hafta takriben 296.000 yıl eder. Çok sabırlı olmanız lâzım. Üstelik, o gün gelene dek çıkacak ikramiyenin üç mislini harcamış olacaksınız.

Başka türlü bakalım. Bir bilgisayarın her günün her saniyesinde 6 numara seçtiğini düşünün. 14 milyon çekiliş yapana dek 5 ay geçecek. Yâni kazanan 6 numarayı seçmek 5 ayda 1 saniye seçmek kadar az!

Ama bir dakika. Biz bu olasılığı satın almıyoruz ki. Satın aldığımız, kazanan biletin bizimki olmadığını okuyana dek geçirdiğimiz umudun tatlı heyecanı.

Bir de kandırılmasak. Birileri yalan söylüyor. Her piyango, her loto satıcısının tezgâhında “Bu akşam çekiliyor! 4 trilyon, 5 trilyon, 10 trilyon” yazıyor. Bu yazı bir A4’e özenle ve renkli basılmış. Baskı tek tip. Belli ki tek bir merkezden basılıp dağıtılıyor. Hepsi aynı. Kim basıyor bunu? Milli Piyango İdare’sinin bastığını düşünmek bile istemiyorum. Trilyon mu kaldı? Paradan sıfırlar atılalı 6 yıl oluyor. Niye yalan söyleniyor? Trilyon sömürüsüyle çok mu satış yapılacak? Fakir fukaranın ağzının suyu mu akacak? Zaten, siyasilerin bile televizyon ekranlarına çıkıp “eski parayla” şu kadar trilyon harcadık, “eski parayla”  bu kadar katrilyon tasarruf ettik dedikleri bir ülkede bellki de bunu da hoş görmek zorundayız.